Ziynet Eşyasının İadesi Davaları: Güncel Yargıtay Kararları Işığında Bir İnceleme
Giriş
Türk örf ve âdetlerine göre evlilik törenlerinde geline ve damada takılan altın, takı ve para gibi değerli eşyalar (genel ifadesiyle ziynet eşyaları), evlilik birliğine maddi destek sağlama amacı taşıyan hediyelerdir. Ne var ki, boşanma sürecine girildiğinde bu hediyelerin kime ait olduğu ve geri alınıp alınamayacağı hususu sıkça uyuşmazlık konusu olmaktadır. Uygulamada en çok, kadının evlilik sırasında takılan ziynet eşyalarının kendisine iade edilmediğini iddia ederek eşine karşı dava açtığı görülür. Ziynet alacağı davalarına ilişkin açık bir yasal düzenleme olmaması nedeniyle, bu tür uyuşmazlıklar Yargıtay içtihatlarıyla şekillenmiş ve zaman içinde gelişmiştir. Bu makalede, ziynet eşyalarının iadesine ilişkin davalarda en güncel Yargıtay kararları incelenerek, özellikle aşağıdaki başlıklara odaklanılacaktır: (1) boşanma davasıyla birlikte açılan ziynet eşyası iadesi davalarının durumu, (2) davacı tarafın genellikle kadın olması ve erkeğin de dava hakkı, (3) ispat külfetinin dağılımı, (4) düğünde takılan ziynetlerin kadının kişisel malı sayılıp sayılmadığı, (5) ziynetlerin koca tarafından bozdurulması, harcanması veya inkâr edilmesi hâlinde Yargıtay’ın yaklaşımı, (6) Türk Medenî Kanunu (TMK) mal rejimi hükümleri çerçevesinde bir değerlendirme ve (7) uygulamada en sık karşılaşılan senaryolar ile Yargıtay’ın bu durumlara yaklaşımı. Makale, güncel içtihatlar ışığında bu konulara açıklık getirmeyi amaçlayan akademik bir değerlendirme sunacaktır.
Boşanma Davasıyla Birlikte Açılan Ziynet Eşyası Davaları
Ziynet eşyalarının iadesi talebi, boşanma davasıyla birlikte ileri sürülebileceği gibi boşanmadan ayrı bir dava olarak da açılabilir. Hukuken ziynet alacağı talebi, boşanmanın eki (fer’i) niteliğinde değildir; bağımsız bir taleptir. Bu nedenle boşanma davasına dahil edilmiş olsa bile ayrı hukuki esaslara tabi olur ve ayrıca nispi harca tabidir. Nitekim Yargıtay uygulamasına göre ziynet talebi, boşanma davasının sonuçlanmasından etkilenmez; örneğin boşanma davasının reddedilmesi, ziynet eşyası alacağı davası açısından kesin hüküm teşkil etmeyecektir. Bu durumda eşler, evlilik birliği devam etse dahi ziynetlerini geri almak için dava açabilirler. Uygulamada, ziynet alacağı boşanma davasıyla birlikte talep edilmemişse sonradan ayrı bir dava açılması ve mümkünse boşanma davasıyla birleştirilmesi yoluna gidilir. Önemli olan, ziynet talebinin usulüne uygun şekilde ileri sürülmesi ve gerekli harcın yatırılmasıdır. Aile mahkemeleri, yargılama ekonomisi gereği iki davayı birleştirip birlikte görse de, mahkeme gerekli görürse ziynet davasını boşanmadan tefrik (ayırma) ederek ayrıca yürütmeyi tercih edebilir. Ancak yasal açıdan boşanma ve ziynet taleplerinin birlikte görülmesine engel yoktur; dolayısıyla hâkim, delil durumuna ve davaların olgunlaşma seviyesine göre takdirini kullanmaktadır.
Boşanma davasıyla birlikte ziynetlerin iadesi talep edildiğinde, davacı taraf genellikle bunu dilekçesinde açıkça belirtip hem ziynetlerin aynen iadesini hem de mümkün olmaması hâlinde bedelinin tahsilini talep etmektedir. Terditli (kademeli) taleple açılan davalarda, mahkeme genellikle ziynetlerin aynen iadesine, bu mümkün olmazsa bedeline hükmetmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken, mahkemenin bedel takdir ederken hangi tarihteki değeri esas alacağıdır. Yargıtay, enflasyonun yüksek olduğu ülkemizde, ziynet davalarında bedelin dava tarihi yerine infaz (fiilî ödeme) tarihindeki değer üzerinden belirlenmesi gerektiğine vurgu yapmıştır. Aksi halde, uzun süren yargılamalarda altının değeri önemli ölçüde arttığından, dava tarihindeki değere hükmedilmesi kadının hak kaybına yol açacaktır. Bu nedenle uygulamada, ziynet alacağı davalarında talebin “aynen iade, olmadığı takdirde bedelin ödenmesi” şeklinde terditli yapılması yaygındır. Böylece alacaklı, icra aşamasında dahi ziynetlerin güncel değerine erişebilmektedir.
Davacı Tarafın Kadın Olduğu Durumlar
Türk hukukunda ve Yargıtay’ın yerleşik uygulamasında, düğünde takılan ziynet eşyaları kural olarak kadına ait sayıldığından, ziynet eşyası alacağı davalarında çoğunlukla davacı taraf kadındır. Kadın, evlilik töreninde kendisine takılan veya eşi tarafından el konulan altın ve takıları geri almak için kocasına (erkek eşe) karşı dava açar. Davalı konumunda ise genellikle erkek eş bulunmaktadır. Bu davaların toplumda “kadının altın davası” şeklinde bilinmesi de, davacı sıfatının çoğunlukla kadın olmasından ileri gelir.
Bununla birlikte, erkeğin de ziynet eşyası davası açması mümkündür. Özellikle son dönemde Yargıtay içtihatlarında yapılan bazı değişiklikler, erkeğin de kendi adına olduğunu iddia ettiği takıları talep edebilmesinin önünü açmıştır. Uygulamada pek rastlanmasa da, örneğin düğünde damada takılan ve erkeğe özgü olduğu kabul edilen bir altın kol saati veya benzeri takılar varsa ve bu eşyalar kadın tarafından alınmış veya iade edilmemişse, erkek eş de bunların iadesi için dava açabilir. Nitekim ziynet davalarında davalı taraf da her zaman erkek olmak zorunda değildir; bazen kadın eş davalı, erkek eş davacı olabilir. Ancak kültürel teamüller gereği düğün takılarının büyük kısmı kadına bağışlanmış kabul edildiğinden, uygulamada erkeğin ziynet alacağı talebi sınırlı durumlarda gündeme gelir. Yargıtay kararları, kadına özgü olmayan veya açıkça erkeğe armağan edilmiş eşyaların erkeğe ait sayılabileceğini belirtmiştir. Bu nedenle, her ne kadar klasik senaryoda ziynet davasını açan kadın olsa da, hukuken her iki eşin de ziynet alacağı talep etme hakkı bulunmaktadır.
Öte yandan, ziynet eşyası davasında üçüncü kişiler de davalı konumunda yer alabilir. Sıklıkla, düğünden sonra takıların aile büyükleri tarafından toplanıp saklandığı durumlarla karşılaşılır. Özellikle kayınvalide veya kayınpederin, düğün takılarını “emanet” olarak alıp iade etmediği iddiaları yaygındır. Böyle hallerde kadın, ziynet eşyalarının iadesi için yalnız kocasına değil, takıları elinde bulunduran aile üyelerine karşı da dava açabilir. Yargıtay, ziynet alacağı davalarının sadece eşler arasında değil, ziyneti elinde tutan üçüncü kişilere karşı da yöneltilebileceğini kabul etmektedir. Bu, davacının hakkını korumak adına önemli bir imkândır; zira takıları fiilen elinde tutan kişi üçüncü bir şahıs ise, mahkeme kararının etkin olabilmesi için o kişinin de davada taraf olması gerekebilir.
İspat Külfeti Kime Aittir?
İspat yükü, ziynet eşyası davalarında en kritik konulardan biridir. Genel ispat ilkeleri uyarınca (HMK m.190 ve TMK m.6), iddiasından lehine hak çıkaran taraf, dayandığı olguları ispat etmekle yükümlüdür. Ziynet eşyalarının iadesi talebinde bulunan kadın, öncelikle talep konusu ziynet eşyalarının varlığını ve akabinde bu eşyaların rızası dışında elinden çıktığını ispat etmelidir. Bu iki husus, davanın temelini oluşturur: Gerçekte böyle ziynetler mevcut muydu ve eğer mevcutsa, davacının elinden kendi rızası olmaksızın mı çıktı?
Ziynet davalarında, olayların ispatında hayatın olağan akışı kavramı büyük önem taşır. Yargıtay ve doktrinde kabul edildiği üzere, olağan duruma aykırı iddiada bulunan taraf ispat külfetini üstlenir. Bu ilke somut olaya göre ispat yükünün yer değiştirmesine yol açabilir. Örneğin, evini kendi isteğiyle terk eden bir kadının, hayatın olağan akışına göre ziynet eşyalarını da beraberinde götürmüş olması beklenir. Bu durumda kadın, ziynetlerini yanında götürmediğini, aksine eşinin veya ailesinin bunları alıkoyduğunu iddia ediyorsa, olağan duruma aykırı bir vakıa ileri sürmektedir ve bunu ispat yükü kadına düşecektir. Kadın, ziynetlerini evden ayrılırken alamadığını veya zorla elinden alındığını, tanık beyanları, düğün fotoğrafları/video kayıtları gibi delillerle kanıtlamaya çalışır.
Buna karşılık, kadın şiddet görerek veya kovularak ortak konuttan ayrılmışsa, bu istisnai durumda olağan kabul edilecek davranış, ziynetlerini toplama imkânı bulamadan kaçmasıdır. Yani evden can havliyle çıkan bir kadının ziynetlerini geride bırakmış olması hayatın olağan akışına uygundur. İşte bu gibi durumlarda ispat yükü yer değiştirir: Kadının darp edilerek evden atıldığı kanıtlanırsa, artık ziynetleri götürmediği karine olarak kabul edilebilir ve kocanın, kadının ayrılırken ziynetleri yanında götürdüğünü ispat etmesi gerekir. Yargıtay kararları, her somut olayda iddia ve savunmaları hayatın olağan akışı süzgecinden geçirerek ispat yükünü belirlemektedir.
Örnek bir içtihat incelendiğinde, ispat külfetinin nasıl uygulandığı daha iyi anlaşılır: Davacı kadın, düğünde takılan altınlarının düğün bittikten sonra kayınvalidesi tarafından zorla elinden alındığını iddia etmiştir. Davalı koca ise savunmasında, kadının ziynetlerin bir kısmını babasına bir alım için verdiğini, kalanları da evden ayrılırken yanında götürdüğünü ileri sürmüştür. Bu vakada, kadının iddiası (kayınvalide altınları aldı) ile erkeğin savunması (kadın ziynetleri zaten götürdü) birbirine tamamen zıttır. Yargıtay’a göre, öncelikle ispat yükü kadındadır; zira ziynetlerin elinden alındığını iddia eden odur. Kadın davada tanık deliline dayanmış; dinlenen davacı tanıkları, düğünde kadına çok sayıda altın takıldığını ve bu altınların düğün sonunda kayınvalide tarafından toplandığını tutarlı biçimde beyan etmişlerdir. Mahkeme, bu beyanları dikkate alarak kadının iddiasını ispat ettiğini kabul etmelidir. Nitekim Yargıtay, tanık beyanlarının hukuki değerine ilişkin olarak HMK m.255’teki “aksi ispatlanmadıkça tanığın doğruyu söylediği varsayılır” ilkesine vurgu yapmıştır. Sırf tanığın davacıyla akraba veya yakın olması, beyanının değerden düşürülmesini gerektirmez; önemli olan beyanların tutarlılığı ve aksini gösterir somut delillerin bulunup bulunmamasıdır. Sonuç olarak bu örnekte Yargıtay, kadın tanıklarının altınların kayınvalidece alındığı hususunda örtüşen ifadelerini yeterli görerek, kadının talebinin kabulü yönünde hüküm kurulması gerektiğine karar vermiştir (HGK 30.01.2013, 2012/2-697 E., 2013/167 K.).
Yukarıdaki prensipler ışığında, ziynet davalarında koca tarafının savunmaları da ispat yükünü etkiler. Eğer koca, ziynet eşyalarının kadına ait olmadığını veya kadının zaten onları aldığına dair bir savunma geliştiriyorsa, bunu somut delillerle desteklemek durumundadır. Yargıtay, ziynet eşyalarının kadına ait olduğu yönündeki fiilî karineyi çürütmek isteyen erkeğin, salt tanık beyanıyla yetinmeyip güçlü kanıtlar sunması gerektiğini vurgulamıştır. Örneğin, koca “takılar bana hediye edilmişti, o yüzden vermedim” diyorsa, bunu yazılı belge, anlaşma veya örf-adet deliliyle göstermelidir; aksi halde genel karine geçerli olacaktır.
Kadının Düğünde Takılan Ziynet Eşyaları Kişisel Mal mıdır?
Ziynet eşyalarının kime ait olduğunun tespiti, yalnız mülkiyet hakkı yönünden değil, aynı zamanda mal rejiminin tasfiyesi bakımından da önem taşır. Yargıtay’ın uzun yıllar istikrar kazanmış olan içtihadına göre, düğün sırasında takılan tüm ziynet eşyaları ve paralar, kim tarafından ve hangi eşe takılırsa takılsın kadına bağışlanmış sayılır. Bu, ülke genelindeki yaygın örf ve âdet kuralına dayanan bir karinedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 13.04.2021 tarihli bir kararında (2017/3-1038 E., 2021/458 K.) konuyu şu sözlerle özetlemiştir: “Mevzuatımızda, düğün sırasında takılan ziynet ve paranın aidiyeti konusunda yazılı bir hüküm bulunmamaktadır. Bu nedenle örf ve âdet hukuku uygulanır. Yargıtay’ın yerleşik uygulamasına göre, düğün sırasında takılan ziynet eşyası ve paralar, kim tarafından ve hangi eşe takılırsa takılsın –aksine bir anlaşma veya örf-adet kuralı yoksa– kadına bağışlanmış sayılır ve artık kadının kişisel malı kabul edilir.” Görüldüğü üzere hukuk düzenimiz, düğün takıları hususunda kadının mülkiyetini koruyan bir yaklaşımı benimsemiştir. Bu karine gereğince, erkeğe takılan ziynetler dahi aksi ispat edilmedikçe kadına ait kabul edilir; zira bu takıların gerçekte kadının geleceği için takıldığı varsayılmaktadır. Örneğin düğünde damada takılan bir altın bilezik veya para dahi, açıkça erkeğe hediye edildiği ispatlanmadıkça kadının sayılır. Bu doğrultuda Yargıtay, ziynet eşyasının kime takıldığına veya kime özgü olduğuna bakılmaksızın, genel kuralın kadın lehine işleyeceğini içtihat etmiştir. Bu kural, literatürde “fiilî karine” olarak adlandırılmakta; yani ispat yükü ilk planda kadına değil, bu karineye karşı iddiada bulunan erkeğe yüklenmektedir. Sonuç olarak yaygın uygulamaya göre kadına takılan da, erkeğe takılan da dahil olmak üzere düğün takılarının tamamı kadının kişisel malı niteliğindedir.
Kadına düğünde takılan ziynetlerin kişisel mal sayılması demek, kadının o eşyalar üzerinde mülkiyetinin evlilik süresince de münhasıran kendisine ait olması demektir. Bu takılar kadının öz malı kabul edildiğinden, kadın dilediği gibi tasarruf etme hakkına sahiptir. Eğer ziynetler fiilen kadında kalmışsa, bunlar evlilik boyunca herhangi bir şekilde ortak kullanıma girmez ve mal rejiminin diğer eş lehine sonuç doğuran hükümlerine tabi olmaz. Aynı şekilde, boşanma sonrasında da bu ziynetler kadının kişisel malı olarak değerlendirilir ve mal paylaşımına dahil edilmez.
Yargıtay içtihatlarında zaman zaman bazı istisnai durumlara da değinilmiştir. Örneğin takının erkeğe özgü bir eşya olması durumu. Yargıtay, geçmişteki bazı kararlarında, erkeğe takılan takılar arasında erkeğin kullanımına özgü nitelikte olanların (örneğin erkek kol saati, kravat iğnesi, erkek yüzüğü vb.) erkeğe ait sayılabileceğini belirtmiştir. Ancak bu dahi genel kuralın istisnasıdır ve bu tür eşyaların dahi kadına bağışlandığı kabul edilebileceği yönünde kararlar mevcuttur. Uygulamada çoğunlukla misafirler tarafından takılan altın bilezik, çeyrek altın gibi cinsiyetten bağımsız ziynetler olduğu için, bunların hepsi kadının kabul edilir. Özetle, kadının düğün takıları bağış yoluyla edinilmiş kişisel mal niteliğindedir.
Ziynetlerin Koca Tarafından Bozdurulması, Kullanılması veya İnkar Edilmesi
Evlilik birliği devam ederken veya ayrılık sürecinde, ziynet eşyalarının akıbeti ile ilgili çeşitli senaryolar ortaya çıkabilir. Bunların başında, kocanın kadına ait ziynetleri alıp bozdurarak harcaması gelir. Örneğin koca, evlilik esnasında kadının altın bileziklerini satıp bu parayla ev eşyası alabilir, düğün masraflarını ödeyebilir, kendi kişisel borçlarını kapatabilir ya da ailesine maddi destekte bulunabilir. Bu gibi durumlar, toplumda kimi zaman “altınlar ortak ihtiyaç için harcandı” şeklinde normal karşılansa da, hukuken kadının rızası ve amacı önem taşır.
Yargıtay’ın yerleşik uygulamasına göre, koca tarafından bozdurularak harcanan ziynet eşyalarının bedeli kadına ödenmelidir. Kural olarak, kadına ait altınlar kocanın veya aile büyüklerinin ihtiyacı için kullanılmış olsa bile, bunlar kadına ait olmaya devam eder ve daha sonra iadesi (veya bedelinin ödenmesi) gerekir. Nitekim ziynet eşyalarının emanet olarak verilmediği, bilâkis kadının geleceği için ona ait olduğu esası geçerlidir. Bu nedenle koca, evlilik sürecinde kadından aldığı ziynetleri harcamışsa, bunların değerini geri verme borcu altındadır. Örneğin koca, kadının altınlarını bozdurup araba veya ev alımına peşinat yapmışsa, Yargıtay içtihatları gereği bu altınların parasal karşılığını boşanma aşamasında kadına ödemek zorundadır. Aynı şekilde, düğün borçlarının ödenmesi, kocanın kredi borçlarının kapatılması, kiraların ödenmesi, sağlık giderlerinin karşılanması, hatta balayında harcanması gibi türlü sebeplerle altınlar harcanmış olabilir; tüm bu hallerde hukuken altınların harcanmış olması, kadının mülkiyet hakkını ortadan kaldırmaz. Koca, ziynetleri kullandığını kabul ediyorsa, bunların karşılığını tazmin yükümlülüğü altındadır.
Bunun tek istisnası, kadının ziynetleri iade alınmamak üzere kocasına verdiğinin ispatlanmasıdır. Eğer kadın, altınlarını açıkça kendi isteğiyle ve geri istememek üzere kocasına teslim etmiş ise (yani fiilen kocasına hediye etmişse), bu durumda sonradan iade talebinde bulunamaz. Elbette bu iddia, koca tarafından güçlü delillerle ispatlanmalıdır. Örneğin kadın, ev veya araba alınırken “altınlarımı bozdur, gerekmez geri verme” şeklinde bir irade ortaya koymuş ve bu tanık beyanlarıyla doğrulanmışsa, koca bu durumu ispat ederek ödeme yükümlülüğünden kurtulabilir. Ancak uygulamada kadının böyle bir feragati nadiren söz konusu olur; genellikle altınlar, kadının oluru alınarak ortak ihtiyaç için harcanır ama kadının mülkiyetinden çıktığı bilinci oluşmaz. Yargıtay da, altınların “iade edilmemek üzere verildiği” savunmasının ancak somut ve inandırıcı kanıtlarla kabul edilebileceğini vurgular. Aksi takdirde, harcanan ziynet bedellerinin kadına ödenmesi gerekir. Sonuç itibariyle, ziynetlerin evlilik sürecinde harcanmış olması, kendiliğinden kocaya mal etmez; kadın talep ettiğinde koca bunların bedelini ödemekle yükümlüdür (aksi, kadının bağış iradesine bağlıdır ve ispatı güç bir savunmadır).
Bir diğer senaryo, kocanın ziynetlerin varlığını veya elinde bulunduğunu inkâr etmesidir. Pek çok vakada, koca “benim böyle altınlarım yok” ya da “kadın ziynetlerini zaten beraberinde götürdü, bende bir şey kalmadı” şeklinde savunma yapabilir. Bu durumda delillerin değerlendirilmesi önem kazanır. Kadın tarafı, ziynetlerin düğünde takıldığını genellikle fotoğraf, video veya tanıkla kanıtlar. Koca, ziynetlerin kendisinde kalmadığını iddia ediyorsa, ispat yükünün kendi üzerinde olduğu durumlar da olabilir (yukarıda değinilen hayatın olağan akışı prensibi uyarınca). Örneğin, kadın normal koşullarda ziynetini alabilecek durumdayken aldığı inkar ediliyorsa, koca bunun tersini gösteren kanıt sunmalıdır. Aksi takdirde, kadının sunduğu deliller doğrultusunda mahkeme ziynetlerin kocanın zilyetliğinde kaldığını kabul edebilir.
Uygulamada, kocaların inkâr savunmalarına karşı kadınlar en çok tanık beyanlarına başvurmaktadır. Yargıtay, ziynet davalarında tanık anlatımlarının belirleyici olabileceğini kabul etmiştir. Özellikle akraba tanıklarının ifadeleri, sadece akrabalık gerekçesiyle geçersiz sayılmaz; önemli olan, bu beyanların tutarlı ve diğer delillerle uyumlu olmasıdır. Örneğin düğün sonrası altınların kayınvalideye teslim edildiği konusunda birden fazla tanığın örtüşen beyanları varsa, mahkeme bunları dikkate alarak kocanın inkâr savunmasını reddedebilir. Kocanın savunmasının zaman içinde değişmesi veya çelişmesi de mahkemece güvenilir bulunmayabilir. Nitekim Yargıtay, bir kararında kadının başlangıçta “kocam altınları götürdü” deyip sonra “kayınvalidem aldı” şeklinde beyan değiştirmesini hayatın olağan akışına aykırı bulup kadının davasını reddeden yerel mahkeme kararını bozmuştur. Burada önemli olan, bütün anlatımlar ve deliller birlikte değerlendirildiğinde kimin beyanının daha tutarlı ve inandırıcı olduğudur.
Sonuç olarak, ziynet eşyalarının koca tarafından kullanılması veya inkâr edilmesi durumlarında Yargıtay’ın yaklaşımı özetle şöyledir: Koca ziynetleri harcamışsa, geri vermek zorundadır (bedelini ödemek dahil); koca ziynetlerin kendisinde olmadığını iddia ediyorsa, bu iddiasını ispat yükü altındadır veya kadının aksini ispat hakkı tanınır; hiçbir ispat yapılamazsa genel karine kadının lehine işleyecektir.
TMK’nın Mal Rejimi Hükümleri Bağlamında Değerlendirme
Ziynet eşyalarının hukuki niteliğini değerlendirirken, Türk Medenî Kanunu’nun mal rejimi hükümleri de göz önünde bulundurulmalıdır. Ülkemizde 2002 sonrası edinilmiş mallara katılma rejiminin yasal mal rejimi olmasıyla birlikte, eşler arasındaki malların kişisel mal mı yoksa edinilmiş mal mı olduğu ayrımı büyük önem kazanmıştır. Kişisel mallar, TMK m.220’de tahdidi olarak sayılmış olup, evlilik boyunca ve sonrasında paylaşıma tabi olmayan varlıklardır. Bu kapsamda “eşlerden birinin üçüncü kişilerden karşılıksız kazandığı malvarlığı değerleri” kişisel mal kabul edilir (TMK m.220/2). Düğün takıları da tam olarak bu tanıma uymaktadır; zira düğünde takılan altın ve paralar, misafirler ve aileler tarafından karşılıksız (bağış olarak) sunulan hediyelerdir. Dolayısıyla bu ziynetler, hangi eşe ait sayılırsa o eşin kişisel malvarlığına dahil olur.
Yukarıdaki bölümde açıklandığı üzere, örf ve âdete dayalı karine gereği düğün takılarının kadına ait olduğu kabul edilmektedir. Bu da demektir ki, evlilik süresince bu takılar kadının kişisel malı statüsündedir. Kişisel mal statüsü, ziynetlerin daha sonra eşler arasında mal paylaşımı hesabına katılmayacağı anlamına gelir. Gerçekten de Yargıtay, ziynet eşyalarının kural olarak kadının kişisel malı sayılması nedeniyle, boşanma sonrası edinilmiş malların tasfiyesinde bu değerlerin dikkate alınamayacağını birçok kararında vurgulamıştır. Örneğin koca, boşanma halinde altınların yarısını talep edemez; zira onlar baştan kadına ait kabul edilmiştir. Aynı şekilde, kadının ziynetleri evlilik içinde bozdurulup bir malvarlığı edinimine katkı yapmışsa, bu katkı kadının kişisel malından geldiği için kadın, o malın tasfiyesi sırasında ayrıca değer artış payı talebinde bulunabilir (TMK m.227). Yargıtay, ziynetlerin harcanarak bir mal edinilmesi durumunda, kadının o mala katkısı yönünden haklarının saklı olduğunu belirtmektedir.
Ziynet eşyaları konusunda mal rejiminin sona ermesi beklenmeden de hak talep etmek mümkündür. Nitekim Yargıtay, mal rejimi devam ederken de ziynet alacağı için dava açılabileceğini, bunun mal rejiminin tasfiyesinden bağımsız bir talep olduğunu içtihat etmiştir. Bu, ziynetlerin kişisel mal niteliğinin bir sonucudur: Eşler hâlâ evliyken (mal rejimi sürerken) dahi biri diğerinden kişisel malı olan ziynetlerini isteyebilir. Çünkü ortada bir ortaklık malı değil, iade edilmesi gereken ödünç veya emanet alınmış bir kişisel eşya söz konusudur. Bazı durumlarda boşanma davası beklenmeden ziynet talebiyle dava açıldığı görülür; örneğin ayrı yaşamaya başlayan kadın, boşanma sürecini beklemeksizin altınlarını geri alabilmek için dava yoluna gidebilir.
Özetle, TMK’nın mal rejimi hükümleri açısından değerlendirdiğimizde, düğün takıları kadının kişisel malı olup, edinilmiş mal kavramına dahil değildir. Taraflar arasında mal paylaşımı (tasfiye) davası açıldığında, bu ziynetler paylaşım dışı tutulur. Eğer ziynetler bozdurulup ortak hayat için harcanmışsa, kadın bunları ayrıca talep ettiğinde (ziynet alacağı davasıyla) geri alabilir veya tasfiye davasında katkı payı olarak ileri sürebilir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin ve Hukuk Genel Kurulu’nun bu hususta süreklilik arz eden kararları mevcuttur; örneğin HGK 04.11.2020 tarih, 2017/1512 E., 2020/835 K. sayılı kararda düğün takılarının artık değer hesabına katılamayacağı ifade edilmiştir.
Sonuç itibariyle, ziynet eşyalarının kişisel mal sayılması hem mülkiyet ihtilaflarında (ziynet davaları) kadına avantaj sağlamakta hem de mal rejimi tasfiyesi davalarında kadının bu değerleri korumasına imkân tanımaktadır. Kanun koyucu, 4721 sayılı TMK m.220 ile üçüncü kişilerin bağışlarını kişisel mal kapsamına alarak zaten bu sonucu öngörmüştür. Yargıtay da örf ve âdet hukuku aracılığıyla bu yasal çerçeveyi somut vakalara uygulamaktadır.
Uygulamada Sık Karşılaşılan Senaryolar ve Yargıtay’ın Yaklaşımı
Yukarıdaki başlıklarda teorik çerçeve ve genel ilkeler ele alındıktan sonra, uygulamada sıkça karşılaşılan bazı tipik durumları ve bunlara ilişkin Yargıtay’ın yaklaşımını örneklerle değerlendirmek faydalı olacaktır:
Düğün Takılarının Aile Büyüklerince Toplanması: Özellikle geleneksel aile yapılarında, düğün sonunda takılan altınların gelin ve damadın anne-babaları tarafından bir araya getirilip “birikim” amaçlı saklandığı görülür. Ne var ki, boşanma gündeme geldiğinde bu altınların geri verilmesi sorun olabilir. Yargıtay’ın yaklaşımı, takılar kimin elinde olursa olsun, aslında mülkiyetinin kadına ait olduğu yönündedir. Kadın, takıları elinde tutan kayınvalide veya kayınpedere karşı da dava açarak iade isteyebilir. Karşı taraf “altınları geri vermek üzere değil, hediye olarak bize vermiştiniz” savunması yaparsa, bunu ispat yükü onlardadır. Yargıtay, böyle durumlarda çoğunlukla tanık ifadelerine başvurulması gerektiğini ve kadının talebini ispatlaması hâlinde, üçüncü kişilerdeki ziynetlerin dahi kadına iade edilmesi gerektiğini belirtir. Bir Yargıtay 3. Hukuk Dairesi kararında, düğünde takılan 40 adet çeyrek altının kayınvalide tarafından alındığı hususunda kadının akrabalarının tanıklığı geçerli kabul edilerek, altınların kadına ödenmesine karar verilmiştir (Yargıtay 3. HD, 04.02.2019, 2017/11441 E., 2019/636 K.). Özetle, uygulamadaki senaryolarda kayınvalideye emanet altın iddiaları çoğunlukla kadının lehine sonuçlanmakta; takıları alan kişinin bunları geri vermesi gerektiği kabul edilmektedir. Kadının Ortak Konutu Terki (Ziynetleri Götürüp Götürmemesi): Boşanma aşamasında kadın genelde baba evine dönerken ziynetlerini de yanına alır. Ancak kimi durumlarda, kadının evden apar topar ayrılması nedeniyle ziynetler evde kalabilir veya kadın değerli eşyalarını güvenlik nedeniyle bırakarak çıkmış olabilir. Yargıtay, kadının ziynetlerini yanında götürmediğini iddia ettiği hallerde, somut olayın şartlarına bakarak ispat yükünü tayin etmektedir (yukarıda detaylı incelendiği üzere). Eğer kadın kendi isteğiyle evi terk ettiyse, normalde ziynetlerini de almış olacağı kabul edilir ve aksi iddiasını ispatlaması gerekir. Ancak kadın şiddet veya baskı altında evden kaçmışsa, ziynetlerini alamamış olması hayatın olağan sonucudur; bu durumda kocanın “yanında götürdü” iddiasını ispatlaması beklenir. Uygulamada mahkemeler, kadının evden ayrılma şeklini detaylarıyla inceleyerek karar verir. Delil yetersizse, genellikle kadın aleyhine sonuç çıkar (yani ziynetleri götürdüğü varsayılır). Bu nedenle, kadınların evden ayrılırken ziynetlerini alamadıklarına dair tutanak, koruma kararı başvurusu sırasındaki beyanlar gibi kayıtlar ya da tanık anlatımları kritik önem taşır. Yargıtay kararları, bu konuda çelişkili beyan veren davacıların davasının zayıflayacağını, tutarlı ve delille desteklenen iddiaların ise dinleneceğini ortaya koymaktadır. Ziynetlerin Kayıp veya Çalıntı Olduğunun İddia Edilmesi: Bazı durumlarda davalı koca, ziynet eşyalarının evde kaybolduğunu veya çalındığını ileri sürebilir. Örneğin “evimize hırsız girdi, altınlar gitti” gibi savunmalar görülebilmektedir. Bu gibi hallerde de ispat yükü kocadadır; zira ziynetlerin olağan akıbeti kocanın iade etmesi iken, bunun dışında bir neden ileri sürülmektedir. Koca gerçekten bir hırsızlık olayı olduğunu iddia ediyorsa, bununla ilgili resmi kayıtları (polis tutanağı, soruşturma evrakı vs.) mahkemeye sunmalıdır. Aksi takdirde, mahkeme bu iddiayı soyut bulup ziynetlerin iadesine karar verebilir. Yargıtay, ziynetlerin akıbetine ilişkin mücbir sebep veya olağanüstü durum savunmalarının somut delillerle desteklenmemesi halinde dikkate alınmaması gerektiğini vurgulamıştır. Yani “kayboldu, çalındı” demek, bunu ispatlamadıkça yükümlülüğü ortadan kaldırmaz. Düğünde Erkeğe Takılan Ziynetler ve Son Dönemdeki İçtihat Değişikliği: Klasik kural tüm takıların kadına ait olduğu yönünde olsa da, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin çok yeni bir kararı (2024 yılı) bu konuda bir içtihat değişikliğine işaret etmiştir. 2. Hukuk Dairesi’nin 04.04.2024 tarihli, 2023/5704 E. ve 2024/2402 K. sayılı kararında, ziynet eşyalarının aidiyetinin belirlenmesinde öncelikle taraflar arasında bir anlaşma olup olmadığına, eğer anlaşma yoksa örf ve âdet kuralının ne yönde olduğuna bakılması gerektiği belirtilmiştir. Bu karara göre Yargıtay, önceki “tüm takılar kadına aittir” şeklindeki görüşünü revize ederek, “erkeğe takılan ziynet eşyalarının erkeğe, kadına takılanların kadına ait olduğu” yönünde bir kriter getirmiştir. Eğer takının hangi cinsiyete özgü olduğu konusunda tereddüt varsa, bilirkişi incelemesi ile bunun belirlenmesi; her iki cinsiyetçe de kullanılabilecek bir takıysa, kime takıldığına göre mülkiyetin belirlenmesi öngörülmüştür. Bu güncel içtihat ayrıca, artık birçok düğünde takıların gelin ve damadın üzerinde değil, ortak bir sandık/poşet içine atıldığı uygulamasına da değinerek, böyle durumlarda takı türlerinin cinsiyet aidiyeti bakımından nitelendirilmesi, belirgin bir aidiyet yoksa takıların ortak mal kabul edilmesi gerektiğine işaret etmiştir.
Bu değişiklik, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2021’deki kararlarıyla teyit edilen eski uygulamadan kısmen farklılaşmaktadır. Anlaşma veya yerel adet olmaksızın dahi, doğrudan “kime takıldıysa ona aittir” yaklaşımı benimsendiği ölçüde, bu yeni karar doktrinde tartışmalara yol açmıştır. Henüz Yargıtay’ın diğer daireleri veya Genel Kurul tarafından bu yeni kriterin onaylanıp onaylanmadığı netleşmemiştir. Bununla birlikte, 2024 kararının ortaya koyduğu prensip, özellikle erkeğe takılan takılar bakımından uygulamayı değiştirebilir. Örneğin bu içtihada göre damada takılan bir altın kemer veya para takma merasimiyle damada verilen nakit paralar, artık kadına ait sayılmayıp erkeğe ait kabul edilebilecektir. Aynı şekilde, her iki cinsiyetin de takabileceği nitelikte olan altın bilezik gibi eşyalar, eğer damada takıldıysa erkeğin sayılabilecektir. Yargıtay’ın bu yeni yaklaşımı, düğün hediyelerinin mülkiyetini belirlemede daha şahsa özgü bir değerlendirmeye yöneldiğini göstermektedir. Ancak unutulmamalıdır ki; somut uyuşmazlıklarda yine de aksine bir anlaşma veya örf bulunup bulunmadığı araştırılacak, örneğin bazı yörelerde uygulanan “erkeğe takılan takılar damadın ailesine kalır” gibi özel adetler varsa onlar dikkate alınacaktır. Yeni içtihat, genel kuralı değiştirirken dahi taraf iradelerine ve yerel göreneklere kapıyı açık bırakmıştır.
Zamanaşımı ve Hak Düşürücü Süreler: Ziynet eşyası iadesi davalarında, diğer malvarlığı davalarından farklı zamanaşımı rejimleri uygulanır. Eğer dava, ziynetlerin aynen iadesi talebine dayanıyorsa (yani ziynetler halen karşı tarafta mevcut ve aynen geri isteniyor ise), bu bir aynen istihkak talebi niteliğinde olduğundan zamanaşımına tabi değildir. Kadın, aradan uzun yıllar geçmiş olsa bile ziynetlerini aynen elinde tutan eşten veya üçüncü kişiden her zaman isteyebilir. Buna karşılık, ziynetler fiilen mevcut olmadığından bedelinin tazmini isteniyorsa, bu talep 10 yıllık zamanaşımı süresine tabidir (TBK m.146). Uygulamada çoğunlukla ziynetler bozdurulmuş veya paraya çevrilmiş olduğundan, davalar bedel talebi şeklindedir ve Yargıtay, bu 10 yıllık sürenin boşanma kararının kesinleşmesinden itibaren işlemeye başlayacağını kabul etmiştir. Yani kadın, boşanma davası kesinleştikten sonra 10 yıl içinde ziynet alacağı davasını açmalıdır. Bu süre hak düşürücü süre olmayıp zamanaşımı olduğundan, borçlu tarafın itirazı ile dikkate alınır; ancak yine de uygulamada süreye riayet önemlidir. Çoğu kadın, boşanma davasıyla birlikte ziynetlerini talep etmeyi ihmal etse bile, daha sonra (örn. boşanma gerçekleştikten hemen sonra) ayrı bir dava açarak haklarını aramaktadır. Yargıtay kararları, boşanmanın üzerinden yıllar geçse dahi kadının ziynet bedelini talep hakkının devam ettiğini göstermektedir (yeter ki 10 yıllık genel zamanaşımı dolmamış olsun). Ziynetlerin Değerinin Tespiti ve Faiz: Ziynet eşyası davalarında mahkemeler, altın ve takıların türüne göre değer tespiti yapmak zorundadır. Genellikle dava tarihinde veya karar tarihinde geçerli altın fiyatları üzerinden bir bilirkişi hesabı yapılır. Kadın isterse, altınların aynen iadesini; mümkün olmazsa dava tarihinden işleyecek yasal faiziyle bedelini talep edebilir. Yargıtay, karar içeriğinde ziynetlerin cins ve miktarları ile değerlerinin açıkça gösterilmesi gerektiğini belirtmiştir. Hükmün infazı sırasında, borçlu aynen iade yapamazsa ilamdaki bedeli ödeyerek borcundan kurtulabilir. Bu noktada yukarıda değinilen enflasyon ve değer artışı sorunu gündeme gelir. Yargıtay, yakın tarihli kararlarında, ziynet davalarında terditli talep yerine doğrudan aynen iade talebinin daha isabetli olabileceğini, çünkü aynen iade kararı ile ilamda bedel yazılmamışsa İcra ve İflas Kanunu gereği borçlunun ödeme anındaki değeri ödemek zorunda kalacağını, bunun da alacaklıyı koruyacağını ifade etmiştir (Yargıtay 2. HD, 27.09.2022, 2022/724 E., 2022/7543 K.). Uygulamada ise pek çok avukat, ihtimalleri göz önünde bulundurarak terditli talep yolunu seçmektedir. Sonuç olarak mahkeme, ziynet bedeline karar veriyorsa, bu bedele mümkün mertebe güncel değeri yansıtmalı ve faize hükmetmelidir. Aksi halde kadın, yıllar önce bozdurulmuş altınlarını sembolik bir değer üzerinden alarak mağdur olabilir.
Yukarıda sıralanan senaryolar, ziynet eşyası davalarında en sık görülen durumlardır ve Yargıtay’ın yaklaşımı bu örnekler üzerinden şekillenmiştir. Genel olarak Yargıtay, kadının mülkiyet hakkını ve emeğini koruma yönünde bir içtihat geliştirmiştir. Düğün takılarının kadının sosyal güvencesi ve ileride ekonomik güvencesi olduğu anlayışı, içtihatların temelini oluşturmaktadır. Bu sebeple, erkeğin veya ailesinin çeşitli gerekçelerle ziynetleri alıkoymasına karşı caydırıcı bir yargısal tutum sergilenmiştir. Öte yandan, Yargıtay son yıllarda adalet ve hakkaniyet dengelerini gözeterek bazı ince ayrıntılara da vurgu yapmaya başlamıştır (örneğin erkeğe takılanların erkeğe ait olabileceği gibi). Bu gelişmeler, toplumsal değişimlerin ve evliliklerdeki ekonomik dinamiklerin yargı kararlarına yansıması olarak değerlendirilebilir.
Sonuç
Ziynet eşyalarının iadesi davaları, Türk yargı pratiğinde aile hukukunun kesişim noktasında yer alan önemli uyuşmazlıklardandır. Bu davalarda yazılı mevzuatın boşluklarını dolduran Yargıtay içtihatları, büyük ölçüde örf ve âdet hukuku ile mülkiyet hakkının korunması prensiplerine dayanmaktadır. Uzun yıllar boyunca istikrar kazanmış içtihatlar, düğün takılarının kural olarak kadına ait olduğunu, kadının kişisel malı sayıldığını ve erkeğin bunları iade ile mükellef olduğunu ortaya koymuştur. Bu sayede, boşanma sürecinde kadınların ekonomik mağduriyet yaşamaması ve evlilik sırasında kendisine takılan değerlerin korunması sağlanmıştır.
Güncel Yargıtay kararları incelendiğinde, büyük ölçüde önceki içtihatlarla paralel bir çizgi izlendiği, ancak bazı nüans değişikliklerine gidildiği de görülmektedir. Özellikle Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2024 yılında benimsediği yeni yaklaşım, takıların aidiyetini belirlerken daha şahsa özgü ve nesnel kriterlere ağırlık vermektedir. Bunun dışında, ispat hukuku bakımından Yargıtay’ın geliştirdiği ilkeler (hayatın olağan akışına göre ispat yükünün belirlenmesi gibi) ziynet davalarında adil bir çözüm üretmeyi hedeflemektedir. Kadının şiddet görerek evden ayrılması, altınların aile büyüklerince alıkonulması, ziynetlerin ortak borçlarda kullanılması gibi hemen her senaryoya ilişkin Yargıtay içtihatları mevcut olup, bunlar yol gösterici niteliktedir.
Netice itibariyle, ziynet eşyalarının iadesi davalarında kadının zilyetlik ve mülkiyet hakkı ön planda tutulmakta, erkeğin aksini iddia ettiği durumlarda ise güçlü deliller aranarak hakkaniyete uygun karar vermeye çalışılmaktadır. Türk Medenî Kanunu’nun mal rejimi hükümleri de yorumlanarak, ziynetlerin kişisel mal niteliği vurgulanmakta ve böylece kadının evlilik sürecindeki ekonomik kazanımları güvence altına alınmaktadır. Yargıtay’ın en güncel kararları, bu alandaki uyuşmazlıklara ışık tuttuğu gibi, uygulamada bir rehber işlevi görmektedir. Kadınların evlilik sürecinde edindikleri ziynetler konusundaki hakları, Yargıtay içtihatları sayesinde somut güvencelere kavuşmuş durumdadır. Bundan sonraki süreçte de içtihatların gelişimi, toplumdaki örf ve adetlerin dönüşümüne ve adalet duygusuna paralel şekilde devam edecektir.
Kaynakça
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 04.11.2020 T., 2017/1512 E., 2020/835 K. – Düğün takılarının aidiyeti ve kişisel mal niteliği hakkında ilke karar. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 18.03.2021 T., 2017/1942 E., 2021/297 K. – Ziynet eşyası alacağı davalarında ispat ve örf-adet kuralının uygulanması. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 13.04.2021 T., 2017/3-1038 E., 2021/458 K. – “Düğün sırasında takılan ziynet ve paralar kim tarafından kime takılırsa takılsın kadına bağışlanmış sayılır” prensibinin vurgulandığı karar. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 30.01.2013 T., 2012/2-697 E., 2013/167 K. – Ziynet eşyalarının kayınvalide tarafından alınması iddiasında tanık beyanlarının değerlendirilmesi hakkında emsal karar. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 26.04.2022 T., 2022/2996 E., 2022/3975 K. – Ziynet alacağı davalarında genel karine (takıların kadına ait olduğu) ve erkeğin ispat yükü konusunda güncel daire kararı. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 27.09.2022 T., 2022/724 E., 2022/7543 K. – Ziynet eşyalarının aynen iadesi talebi ile bedel talebi arasındaki hukuki yarar farkı ve infaz anındaki değerin gözetilmesi gerektiğine dair karar. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 04.04.2024 T., 2023/5704 E., 2024/2402 K. – Düğün takılarının paylaşımına ilişkin içtihat değişikliği: “Erkeğe takılan ziynetler erkeğe, kadına takılanlar kadına aittir” yönündeki yeni yaklaşımı ortaya koyan karar. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 04.02.2019 T., 2017/11441 E., 2019/636 K. – Davacı kadının ziynetlerinin kayınvalidesi tarafından alındığı iddiasını akraba tanık beyanlarıyla ispatlayabileceğine hükmeden karar. Türk Medenî Kanunu (TMK) m.220 ve İlgili Hükümler. – Edinilmiş mallara katılma rejiminde kişisel mal tanımı ve ziynet eşyalarının kişisel mal sayılmasına temel teşkil eden yasal düzenlemeler. Genel Kurul ve Daire Kararları Işığında Doktrinel İncelemeler: Ömer Uğur Gençcan, “Ziynet ve Eşya Alacağı Davaları” (Ankara 2022); Sibel Öztürk, Arif Emre Çipiloğlu, “Ziynet Eşyasının İadesindeki Kimi Sorunların Güncel Yargıtay Kararları Işığında İncelenmesi” (Erikel & Partners, Makale, 25.07.2023); Bilge S. Yüce, “Ziynet Eşyalarının İadesi Talebi ve İspat Yolları” (Hukuk Blog Yazısı, 29.03.2024).


