Zina Nedeniyle Boşanma Davası ve Af Olgusunun Hukuki Sonuçları
Giriş
Türk Medeni Kanunu’na (TMK) göre zina, özel ve mutlak bir boşanma sebebi olarak düzenlenmiştir (TMK m.161). Evlilik birliği devam ederken eşlerden birinin başkasıyla isteyerek cinsel ilişkiye girmesi zinayı oluşturur ve bu durumda diğer eş boşanma davası açma hakkına sahip olur. Ne var ki, kanun koyucu bu hakkın süresiz olmadığını ve bazı koşullar gerçekleştiğinde ortadan kalkabileceğini öngörmüştür. Özellikle af olgusu, zina nedeniyle boşanma hakkını doğrudan etkileyen önemli bir hukuki kurum olarak karşımıza çıkar. Af; aldatan eşin sadakatsizliğinin, aldatılan eş tarafından bağışlanması ya da hoşgörüyle karşılanması anlamına gelir. Bu makalede, yalnızca TMK çerçevesinde, zina nedeniyle boşanmada affın açık veya zımni biçimde gerçekleşmesinin boşanma hakkına etkisi, affın dava açma süresine tesiri ve affın maddi-manevi tazminat ile nafaka taleplerine yansımaları incelenecek; her bir bölüm güncel Yargıtay kararları ışığında örneklerle analiz edilecektir.
1. Affın Açık ve Örtülü (Zımni) Biçimlerinin Boşanma Hakkına Etkisi
Türk Medeni Kanunu m.161, zina sebebine dayalı boşanma davasında affeden tarafın dava hakkı olmadığını açıkça hükme bağlamıştır. Bu düzenleme uyarınca, eşinin zina fiilini öğrenen ve bu fiili affeden (bağışlayan) taraf, artık zina sebebine dayanarak boşanma davası açamaz. Affın açık veya örtülü olması hukuken aynı sonucu doğurur: affın kanunda belirli bir şekil şartı yoktur; yazılı ya da sözlü, açıkça beyan edilmiş ya da eşlerin davranışlarından anlaşılan zımni bir af söz konusu olabilir. Önemli olan, aldatılan eşin, diğer eşin zina eylemini bağışladığını gösteren irade beyanı veya davranışlar sergilemesidir. Nitekim uygulamada affın, sarih (açık) veya zımni (üstü kapalı) şekilde gerçekleşebileceği kabul edilmektedir.
Açık af, aldatılan eşin zina fiilini öğrendikten sonra diğer eşi açıkça bağışladığını ifade etmesidir. Örneğin, eşinin ihanetini öğrenen bir kadının “Seni affediyorum, evliliğimize devam edelim” demesi veya yazılı bir mektupla eşini affettiğini bildirmesi, sarih affa örnek teşkil eder. Örtülü af (zımni af) ise, aldatılan eşin doğrudan doğruya bir beyanı olmamakla birlikte, tutum ve davranışlarıyla affettiğini belli etmesidir. Zina olayından sonra evlilik birliğinin kaldığı yerden normal şekilde sürdürülmesi, eşlerin birlikte yaşamaya ve karı-koca hayatına devam etmeleri, hatta aynı yatakta kalmaya, cinsel ilişki ve samimi beraberliklerini sürdürmeye başlamaları gibi olgular zımni affın göstergeleri sayılır. Örneğin, Yargıtay kararlarında, eşlerin sadakatsizlik olayından sonra yeniden bir araya gelip birlikte tatile çıkması, fotoğraflar paylaşıp normal evlilik ilişkisi kurması gibi davranışlar, aldatılan eşin zımnen affettiğine dair güçlü emareler olarak değerlendirilmiştir. Bunun aksine, yalnızca ekonomik sebeplerle aynı evde yaşamaya bir süre mecburen devam etmek veya sırf çocuklar için kısa süreliğine bir araya gelmek, tek başına affetme anlamına gelmemektedir. Nitekim Yargıtay, tarafların sadece çocukları dolayısıyla kısa bir tatilde bir araya gelmelerinin ya da eşlerin hastalık veya zorunluluk nedeniyle bir çatı altında kalmaya devam etmelerinin, evlilik bağını tolere edilebilir kılmakla birlikte, zinanın affedildiği anlamını taşımadığını vurgulamıştır.
Affın varlığını iddia eden tarafın, bu iddiasını somut delillerle ispatlaması gereklidir. Uygulamada aldatan eş, davacı eşin kendisini affettiğini ileri sürerek davanın reddini savunabilir; ancak bunun için affa işaret eden olguları kanıtlamalıdır. Örneğin, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin bir kararında, aldatılan eşin, sadakatsiz eşe gönderdiği mesajlarda halen sevgisini ve özlemini dile getirdiği tespit edilmiş; bu aşıkane içerikli mesajların, zina fiilinin affedildiğini gösterdiğine hükmedilmiştir. Bu durumda mahkeme, TMK m.161 gereği affeden tarafın dava hakkı kalmadığından, zina sebebine dayalı boşanma talebini reddetmiştir. Bu örnek, açık bir beyan olmasa bile, eşin iletişimindeki sevgi ifadelerinin bile affın örtülü bir göstergesi sayılabileceğini ortaya koymaktadır.
Öte yandan, affın gerçekten gerçekleşip gerçekleşmediği her somut olayda dikkatle değerlendirilir. Her birlikte yaşama olgusu affı kabul etmek için yeterli değildir. Yargıtay içtihatlarında, affın kabul edilebilmesi için kayıtsız şartsız bir irade beyanı veya affı gösterir fiili tutumların varlığı aranmaktadır. Tarafların barışması ve evliliğin normalleşmesi affı gösterir, ancak yüzeyde kalıp gerçekte bir barışma yoksa affın gerçekleşmediği kabul edilir. Örneğin, bir Yargıtay kararında, aldatılan eşin, sadakatsiz eşin pişmanlık ifadelerine rağmen aynı gün evi terk edip bir daha dönmediği durumda evlilik birliğinin fiilen devam etmediği belirtilmiş ve affın gerçekleşmiş sayılamayacağına karar verilmiştir. Benzer şekilde, eşlerin arasındaki ciddi bir olay sonrasında barışma girişimlerinin sonuçsuz kalması halinde, sonuçlanmamış barışma çabalarının zımni af olarak kabul edilemeyeceği ifade edilmiştir. Bu doğrultuda, affetme olgusunun varlığı konusunda tereddüt halinde hakim, eşlerin evlilik sonrası tutumlarına, birlikte yaşamaya devam edip etmediklerine, evlilik ilişkisinin normal şekilde sürüp sürmediğine ve tarafların bu konudaki beyanlarına bakarak bir sonuca varır.
Sonuç olarak, zina yapan eşi affeden (ister açıkça ister zımnen) taraf, kanunun açık hükmü gereği bu fiile dayanarak boşanma hakkını yitirir. Affın hukuki sonucu, geçmişteki zina olgusunun artık bir boşanma sebebi olarak ileri sürülememesidir. Bu nedenle, eşine karşı boşanma davası açmak isteyen taraf, affetme iradesini göstermiş ise daha sonra pişman olsa bile zinaya dayalı dava açamaz. Yargıtay da çeşitli kararlarında affedilen veya hoşgörü ile karşılanan olayların, boşanma davasında taraflara kusur olarak yüklenemeyeceğini ve davanın bu nedenle reddedilebileceğini sürekli olarak vurgulamıştır.
2. Affın Boşanma Davası Açma Süresine Etkisi
Zina nedeniyle boşanma hakkı, kanunda belirli süre sınırlamalarına tabidir. TMK m.161 uyarınca, aldatılan eş, zina eylemini öğrendiği tarihten başlayarak altı ay içinde boşanma davası açmak zorundadır. Bu süre, hak düşürücü süre niteliğinde olup, mahkemece resen dikkate alınır. Ayrıca zina fiilinin üzerinden her halükarda beş yıl geçmesiyle de dava hakkı düşer. Bu düzenlemelerin amacı, zinaya dayalı boşanma iddiasının belirsiz bir süre sonra gündeme getirilerek aile düzeninin uzun süre tehdide maruz kalmasını önlemek ve mümkünse eşlerin makul süre içinde karar vermelerini sağlamaktır.
Affın varlığı, boşanma davası açma süresiyle yakından ilişkilidir, çünkü affeden eşin dava hakkı zaten ortadan kalkmış olacağından, süre meselesi ikinci planda kalır. Şöyle ki; eğer aldatılan eş eşini affetmişse, altı aylık süre içinde olsa bile artık zina sebebiyle dava açamaz. Affetme, dava açma süresini beklemeksizin hakkı sona erdiren bir olaydır. Diğer yandan, affetme olmadığı halde aldatılan eş altı aylık süreyi geçirirse, fiilen benzer bir sonuç doğar: Süresinde dava açmayan tarafın da dava hakkı düşeceğinden, sanki zımnen affetmiş gibi bir hukuki durum ortaya çıkar. Kanun, altı aylık süreyi geçireni, zina olgusunu hoşgörmüş veya en azından dava açma hakkından feragat etmiş saymaktadır. Yargıtay da kararlarında, zina öğrenildikten sonra altı ay geçip dava açılmamasını, evlilik birliğinin devamına rıza gösterme olarak değerlendirmekte ve bu süre geçirildikten sonra açılan davaları reddetmektedir.
Zina eylemi tek bir tarihli olay olabileceği gibi, zaman içinde kesintisiz devam eden bir ilişki şeklinde de tezahür edebilir. Bu durum, hak düşürücü sürenin hesaplanmasını etkileyebilir. Yargıtay içtihatları, mütemadiyen devam eden zina hallerinde altı aylık sürenin, sadakatsizlik ilişkisinin sona erdiği son eylem veya son öğrenme anından itibaren başlayacağını kabul etmiştir. Örneğin, eşinin başka bir kadınla yaşadığını öğrenen bir koca, bu fiili başlangıçta öğrendiği tarihten itibaren altı ay içinde dava açmazsa normalde hakkı düşerdi; ancak eşi bu gayri meşru ilişkiyi sürdürmeye devam ediyorsa, her yeni gün ve olay ayrı bir ihlal olarak değerlendirilir. Bu durumda altı aylık süre, zinanın en son gerçekleştiği tarihten itibaren işlemeye başlar. Nitekim Yargıtay, evli bir erkeğin başka bir kadınla fiilen birlikte yaşamaya devam ettiğinin ve hatta bu beraberlikten çocuk sahibi olduğunun anlaşıldığı bir olayda, eşin açtığı boşanma davasının ilk öğrenmeden itibaren altı ay geçmesine rağmen süresinde sayılacağına karar vermiştir. Gerekçe olarak, zina fiilinin süreklilik arz etmesi nedeniyle, her bir eylemin yeni bir öğrenme ve dava süresi doğurduğunu belirtmiştir. Bu karar, aldatma eyleminin kesintisiz devam ettiği istisnai durumlarda, hak düşürücü sürenin katı uygulanmayabileceğini göstermektedir.
Buna karşılık, zina olayı bir defaya mahsus gerçekleşmişse veya belirli bir dönem yaşanıp bitmişse, altı aylık süre kuralı kesin biçimde uygulanır. Aldatılan eş, fiili öğrendiği andan başlayarak makul bir süre içinde harekete geçmez ve altı ayı geçirirse dava hakkını kaybeder. Yargıtay’ın yerleşik tutumu, bu süre geçtikten sonra sırf bu zinaya dayanılarak dava açılamayacağı yönündedir. Örneğin, bir eş eşinin kendisini aldattığını öğrenip hiçbir affetme belirtisi göstermeden, ancak öğrenmeden itibaren neredeyse bir yıl geçtikten sonra dava açarsa, mahkeme davayı hak düşürücü süre geçtiği gerekçesiyle reddedecektir. Bu durum, kanunun affı düzenlemesinden bağımsız şekilde, dava açma hakkının zamana bağlı olarak ortadan kalkmasıdır.
Affın, dava açma süresine etkisini özetlemek gerekirse: Aldatılan eş, zina fiilini affetmişse zaten kanunen dava açma imkanı kalmaz; affetmemişse, altı aylık hak düşürücü süre içinde dava açması gerekir. Affetme ve hak düşürücü süre kavramları farklı olsa da, her ikisi de belirli bir zaman dilimi sonunda zina olgusuna dayanarak boşanma talebinin ileri sürülmesini engelleyen mekanizmalardır. Affın varlığı, bazen altı aylık süre içerisinde dahi davanın reddine yol açabilirken; affın yokluğu halinde dahi altı ayı aşan gecikme aynı sonucu doğurur. Uygulamada, davalı konumdaki aldatan eş, eğer karşı taraf süresinde dava açmamışsa veya affa ilişkin emareler varsa, buna mutlaka dikkat çeker ve savunmasını bu yönde yapar. Mahkeme de sürenin geçtiğini veya affın gerçekleştiğini tespit ederse, davacı eşin zina sebebine dayanma hakkının düştüğüne hükmeder.
3. Affın Maddi-Manevi Tazminat ve Nafaka Taleplerine Etkisi
Zina fiili, boşanmaya neden olan olaylar arasında en ağır kusur hallerinden biri kabul edilir. Zina nedeniyle açılan bir boşanma davasında, aldatan eş tamamen kusurlu sayılacağı için, kanunen diğer eş lehine bazı mali sonuçlar doğabilir. TMK m.174’e göre boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden zarara uğrayan veya kişilik hakları saldırıya maruz kalan eş, kusurlu taraftan maddi ve manevi tazminat talep edebilir. Ayrıca TMK m.175 uyarınca, boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, diğer taraftan süresiz yoksulluk nafakası isteyebilir; ancak bu nafakanın bağlanabilmesi için talep eden tarafın, diğerine nazaran daha ağır kusurlu olmaması gereklidir. Zina yapan eş, evlilik birliğine en büyük ihaneti gerçekleştirdiği için genellikle tam kusurlu kabul edilir ve bu nedenle hem tazminat ödemekle hem de nafaka yükümlülükleriyle karşılaşabilir; buna karşılık kendisi nafaka alamaz. Örneğin, zina eden bir kadın, kocası tarafından açılan davada kusurlu bulunursa, kocasına maddi ve manevi tazminat ödemeye mahkum olabilir fakat kocasından yoksulluk nafakası talep edemez. Aynı şekilde zina eden koca da, hem eşine manevi tazminat öder hem de eşinin ihtiyaç halinde yoksulluk nafakası almasına engel olamaz; fakat kendisi, boşanma sonucu yoksullaşsa bile, tamamen kusurlu olduğundan karısından nafaka isteyemez. Görüldüğü üzere, affetme olgusunun olmadığı, yani zina vakasının mahkemece tespit edilip kusur atfedildiği durumlarda, aldatılan eşin tazminat ve nafaka talepleri genellikle kabul görür, aldatan eş ise benzer taleplerde bulunamaz.
Affın gerçekleşmesi ise, bu dengede önemli değişikliklere yol açabilir. Zina fiilini affeden eş, aslında yaşadığı o ağır ihlali hukuk önünde “bağışlamış” sayıldığından, daha sonra gerçekleşecek boşanma sürecinde o olaya dayanarak herhangi bir talepte bulunması veya o olayı karşı tarafa kusur olarak yüklemesi mümkün olmayacaktır. Bir başka deyişle, affedilmiş bir zina, tazminat ve nafaka talepleri bakımından yok hükmünde gibidir. Affedilen veya hoşgörü ile karşılanan olaylar nedeniyle manevi tazminat istemek, kural olarak mümkün değildir. Zira manevi tazminat, kişilik haklarına yapılan haksız ve hukuka aykırı bir saldırının neticesinde doğar; affetme ile birlikte, mağdur eş o saldırıyı bağışlayarak hukuki bir işlem yapmış olmaktadır. Bu durumda hukuka aykırılık unsurunun ileri sürülmesi etik ve hukuki olarak kabul görmez. Nitekim doktrinde ve Yargıtay kararlarında, önceden affedilmiş olayların daha sonra manevi tazminata konu edilemeyeceği belirtilmiştir. Örneğin, eşinin geçmişteki aldatma olayını affeden bir koca, ileride yaşanacak boşanmada bu olayı gerekçe göstererek manevi tazminat talep edemeyecektir. Aynı şekilde, karısını affetmiş olan bir kadın da, daha sonra o olaydan ötürü uğradığı manevi zararın karşılanmasını isteyemez.
Affın tazminat taleplerine etkisini somutlaştırmak için Yargıtay uygulamasından bazı örneklere bakabiliriz. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun yakın tarihli bir kararında, taraflar arasındaki güven sarsıcı bir hadisenin (örneğin flört niteliğinde bir davranışın) yaşanmasından sonra eşlerin barışarak evliliğe uzun süre devam ettikleri anlaşılmıştır. Bu durumda mahkeme, söz konusu olayın koca tarafından affedildiğini veya en azından hoşgörüyle karşılandığını kabul etmiş; dolayısıyla o olay kadına kusur olarak yüklenemeyeceğinden, boşanmada kocanın kadına göre daha ağır kusurlu olduğuna karar vermiştir. Sonuç olarak da, kadının maddi-manevi tazminat talep etme şartlarının oluştuğu belirtilmiştir. Bu örnekten görüldüğü gibi, affedilen bir kusurlu davranış, tazminat hesabında devre dışı kalmakla kalmaz, hatta dengeleri değiştirerek affeden tarafı daha az kusurlu hale getirebilir. Affeden eş, affettiği olaydaki kusuru kendisi açısından etkisiz hale getirdiğinden, boşanmada karşı tarafın kusuru ön plana çıkabilir ve böylece affeden eş tazminat almaya hak kazanabilir. Elbette bu senaryo, affeden tarafın başka ciddi kusurlarının bulunmaması halinde geçerlidir. Aksi halde her somut olay kendi kusur dağılımına göre değerlendirilecektir.
Affın nafaka taleplerine etkisi de benzer şekilde değerlendirilir. Normalde zina eden eş, ağır kusurlu olduğundan yoksulluk nafakası talep edemez. Ancak affedilmiş bir zina olayı, boşanma aşamasında kusur olarak değerlendirilmeyeceği için, nafaka açısından tablo değişebilir. Örneğin, kocası tarafından affedilmiş bir kadın (zina fiilini işlemiş olsun), daha sonra boşanmada eğer kocasına göre daha ağır bir kusuru yoksa ve yoksulluğa düşecekse nafaka isteyebilir. Çünkü affedilen zina, artık kadının kusur hanesine yazılmayacaktır. Keza, karısı tarafından affedilmiş bir erkek de, boşanma gerçekleştiğinde ağır kusurlu kabul edilmiyorsa ve ekonomik olarak güç durumdaysa nafaka talebinde bulunabilir. Burada kritik nokta, affedilen olayın boşanma davasında kusur belirlemesinde hesaba katılmamasıdır. Şayet affeden eşin boşanma davasındaki diğer iddiaları da başarısız olur veya boşanmaya esas teşkil eden yeni bir kusur gösteremezse, mahkeme evlilik birliğinin temelinden sarsılması (TMK m.166/1) genel sebebiyle boşanmaya karar verebilir. Böyle bir durumda, genellikle tarafların kusur durumu denkleşmiş veya ağır kusur tespiti yapılamamış olabilir. Dolayısıyla, her iki taraf da kendi maddi durumuna göre nafaka talebinde bulunabilecek hale gelebilir.
Öte yandan, affın gerçekleşmesi bazen affeden eşin aleyhine mali sonuçlar da doğurabilir. Özellikle, affeden eş daha sonra boşanma davası açtığında, affettiği olayı ileri süremediği için boşanmayı haklı kılacak bir vakıa ortaya koymakta zorlanabilir. Eğer affa konu zina dışında ciddi bir neden yoksa, boşanma davası açılsa bile affeden eş tamamen kusurlu konumuna düşebilir. Yargıtay’ın bir kararında, geçmişte zina sebebiyle dava açıp feragat eden (davayı geri çeken) bir kadının, bu feragatten sonraki dönemde kocasıyla barışmadığı halde tekrar boşanma davası açtığı olay incelenmiştir. Mahkeme, ilk davadan feragat etmekle kadının o dönemdeki tüm olayları affettiğini kabul etmiş ve yeni davada kocadan kaynaklanan yeni bir kusur da kanıtlanamadığından, evlilik birliğinin bozulmasında kadının tek başına kusurlu olduğuna hükmetmiştir. Bu sonucun doğal bir neticesi olarak, kadının tazminat talepleri reddedilmiş; buna karşılık kocanın, kadına karşı maddi tazminat talebi haklı bulunmuştur. Bu örnek, affeden tarafın daha sonra aynı olayları gündeme getiremeyerek davayı kaybedebileceğini ve hatta kusurlu taraf haline gelebileceğini göstermektedir. Dolayısıyla, affın mali sonuçları her zaman affeden lehine olmayabilir; affın hangi bağlamda ve nasıl yapıldığı, sonraki sürece etki edecektir.
Sonuç olarak, zina eden eşi affetme olgusu, boşanmaya ilişkin maddi-manevi taleplerde belirleyici bir rol oynar. Affedilen zina olayı nedeniyle aldatılan eş, manevi tazminat hakkını fiilen yitirir. Boşanma gerçekleştiğinde, affedilmiş olaylar tarafların kusur durumunu belirlemede dikkate alınmaz. Bu durum, tazminat ve nafaka açısından ya tarafların eşit kusurlu sayılmasına ya da diğer koşullara göre değişen farklı sonuçlara yol açabilir. Affın yokluğunda zinanın getireceği ağır mali yaptırımlar (tazminat ve nafaka yükümlülüğü) affın varlığında hafifleyebilir veya tamamen ortadan kalkabilir. Yargıtay’ın güncel kararları da, affedilmiş ya da hoşgörüyle karşılanmış vakalar için “taraflara kusur izafe edilemeyeceğini, bu tür olayların sanki hiç yaşanmamış gibi değerlendirileceğini” ortaya koymaktadır. Sonuçta, zina eden eşini affeden kişi, manevi olarak takdire şayan bir davranış sergilese de, hukuki planda bunun boşanma davasındaki haklarına ve taleplerine önemli etkileri olacağını bilmelidir.
Sonuç
Zina nedeniyle boşanma davalarında af olgusu, Türk Medeni Kanunu’nun çizdiği sınırlar dahilinde belirleyici bir faktördür. Kanun, aldatılan eşin zina sebebiyle dava açma hakkını, hem süre yönünden hem de affetme yönünden sınırlamıştır. Eşini affeden tarafın dava açma hakkı olmadığı gibi, zina olayını öğrendikten sonra altı ay içinde dava açmayan tarafın da bu haktan feragat ettiği kabul edilmektedir. Af, açık veya zımni şekilde ortaya çıkabilir ve hukuken aynı sonucu doğurur; affın şekli değil, boşanma hakkını ortadan kaldırdığı gerçeği önemlidir. Güncel Yargıtay içtihatları, affın varlığının dikkatle araştırılmasını ve ancak gerçekten barışma veya hoşgörü durumunda davanın reddedilmesini öğütlemektedir. Aksi durumlarda, yani affın kesin şekilde kanıtlanamadığı hallerde, aldatılan eşin dava hakkı saklıdır.
Ayrıca, affın boşanmanın feri sonuçlarına etkisi büyüktür. Zina fiilini affeden eş, bu fiilden kaynaklanan manevi zararlar için tazminat isteyemeyecek ve affettiği eşine kusur atfedemeyecektir. Bu durum, boşanmada kusur dağılımını değiştirerek tazminat ve nafaka dengelerini de değiştirebilir. Affedilen taraf, hukuken o kusurdan arınmış sayılabileceği için, normalde ödemek zorunda kalacağı tazminatlardan kurtulabilir, hatta belirli koşullarda nafaka hakkı dahi doğabilir. Öte yandan, affeden taraf, affettiği olayları ileri süremediğinden dolayı boşanmada beklediği avantajları yitirebilir ve davayı kaybeden taraf konumuna düşebilir.
Neticede, zina nedeniyle boşanmada affın hukuki sonuçları, bir yandan evlilik birliğinin devamını teşvik eden bir mekanizma olarak aldatılan eşe “ya affet ya dava aç” şeklinde bir tercih zorunluluğu getirirken, diğer yandan da aile hukukunda dürüstlük ve hakkaniyet ilkelerinin bir yansıması olarak ortaya çıkar. Eşler arasındaki bağışlama ve hoşgörü gibi insani davranışlar, hukuk düzeni tarafından göz ardı edilmeyip belli sonuçlara bağlanmaktadır. Türk yargısının güncel kararları incelendiğinde, affın varlığı halinde boşanma taleplerinin reddine gidildiği, affın yokluğu halinde ise zina yapan eşe karşı kesin bir tutum alındığı görülmektedir. Bu itibarla, zina olgusuyla karşılaşan eş açısından affetme kararı, sadece duygusal değil, aynı zamanda ciddi hukuki sonuçlar doğuran bir karardır. Bu kararın, boşanma hakkının kullanımı, dava sürecinin zamanlaması ve boşanmanın mali neticeleri üzerinde doğrudan etkili olacağı açıktır.
Kaynakça:
1. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK) m.161.
2. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 28.12.2011 T., E.2011/1886, K.2011/23841 (Zina fiilinin affedilmesi hakkında karar).
3. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 11.10.2017 T., E.2016/13152, K.2017/10906 (Affın varlığı için gereken koşullar üzerine karar).
4. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 27.02.2018 T., E.2018/1054, K.2018/2622 (Affı iddia edenin ispat yükü hakkında karar).
5. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 04.11.2019 T., E.2019/7008, K.2019/10769 (Zinanın kesintisiz devamı ve affın değerlendirilmesi hakkında karar).
6. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 02.10.2019 T., E.2019/5322, K.2019/9539 (Sadakat ihlalinden sonra fiili birliktelik sağlanamaması durumunda affın kabul edilmemesine dair karar).
7. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 25.09.2019 T., E.2019/5839, K.2019/9217 (Barışma girişiminin sonuçsuz kalmasının affetme sayılmayacağına dair karar).
8. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 25.06.2019 T., E.2018/3192, K.2019/7665 (Kısa süreli bir araya gelmenin affetme anlamına gelmeyeceğine dair karar).
9. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 2021/1362 K. (Affedilen olayların kusur durumuna ve tazminata etkisine ilişkin karar).
10. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 2016/9289 K. (Boşanma davasından feragat sonrası önceki olayların affedilmiş sayılmasına ilişkin karar).
11. Dikici Çelik, B. & Önder, M. F. (2023), Türk Hukukunda Zina Sebebiyle Boşanma ve Af, (Doktrinde zina ve affetme konulu çalışma).
12. Par Hukuk Bürosu Makalesi, “Zina Sebebiyle Boşanma Davası Bakımından Af” (Güncel Yargıtay kararları ışığında af olgusunu inceleyen çevrimiçi makale).







