Ceza Yargılamalarında Hukuka Aykırı İfade Alma Yöntemleri
Giriş
Ceza yargılamasında şüpheli veya sanığın ifadesi, maddi gerçeğin ortaya çıkarılması ve adil yargılanma hakkının sağlanması bakımından kritik bir unsurudur. Ancak ifade alma işleminin hukuka uygun gerçekleştirilmesi zorunludur. Türk Ceza Hukuku, kişilerin zorla kendi aleyhlerine beyanda bulunmaya zorlanamayacağı ilkesini benimsemiştir. Anayasa’nın 38. maddesi uyarınca hiç kimse kendini suçlamaya zorlanamayacağı gibi, hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen ifadelere dayanılarak hüküm kurulamaz. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) da bu ilkeyi somutlaştırarak ifade alma sırasında uygulanması yasak yöntemleri ve bu yasağa aykırılığın sonuçlarını açıkça düzenlemiştir.
CMK m.148’e göre, şüpheli veya sanığın beyanı özgür iradesine dayanmalıdır. İfadeyi alınan kişinin iradesini sakatlayıcı biçimde kötü muamele, işkence, cebir, tehdit, aldatma, yorma, ilaç verme gibi fiziksel veya psikolojik müdahaleler kesinlikle yasaktır . Aynı şekilde kanuna aykırı menfaat vaat etme yoluyla itiraf elde edilmeye çalışılması da hukuka aykırıdır. Bu yasağa aykırı metodlarla alınan ifadeler, kişi rıza gösterse bile delil olarak kabul edilemez . Ayrıca CMK m.147, ifade alma öncesinde şüpheliye sahip olduğu hakların (susma hakkı, avukat bulundurma hakkı, yakınlarına haber verme hakkı vb.) hatırlatılmasını emreder. Bu güvencelerin amacı, ifadenin tamamen gönüllü ve bilinçli olarak verilmesini sağlamaktır.
Hukuka aykırı ifade alma yöntemleri, uygulamada en çok soruşturma evresinde (kolluk tarafından) görülmekteyse de kovuşturma evresinde (savcı veya hakim tarafından yapılan sorguda) da ortaya çıkabilir. Bu makalede, Türk Ceza Hukuku bağlamında sıkça tartışılan üç tür hukuka aykırı ifade alma yöntemi incelenecektir: (1) Fiziksel baskı ve kötü muameleyle ifade alma, (2) susma hakkının ihlali, (3) müdafi (savunman) yardımından yoksun bırakılarak ifade alma. Her bir başlık altında güncel Yargıtay kararları ışığında bu hukuka aykırılık halleri değerlendirilecek; kollukta ve savcılık/hakimlikte gerçekleşen ihlaller somut örnek senaryolarla desteklenerek analiz edilecektir.
Hukuka Aykırı İfade Alma Yöntemlerinin Genel Çerçevesi
Türk hukukunda şüpheli veya sanığın ifadesinin özgür iradesine dayanması bir zorunluluktur. CMK m.148, ifade alma ve sorguda yasak yöntemleri sayarken bu ilkeyi ihlal eden her türlü davranışı kapsamaktadır. Örneğin bir şüphelinin kendisine veya yakınlarına yönelik fiziksel şiddet veya psikolojik baskı altında alınan ifadesi hiçbir hukuki değer taşımayacaktır. Aynı şekilde, kandırma veya yalan beyanlarla itirafa yönlendirme yahut kanunen verilemeyecek bir menfaat vaadiyle (örneğin “ifade verirsen serbest kalacaksın” şeklinde aldatıcı sözlerle) ifade alma girişimleri de yasaktır. Kanun, sayılan yöntemleri örnek kabilinden belirtmiştir; yasak kapsamında benzeri tüm irade bozucu davranışlar yer alır .
Yasa dışı yöntemlerle alınan ifadelerin hukuk düzeninde hiçbir geçerliliği yoktur. Anayasa’nın 38. maddesinde 2010 yılında yapılan değişiklikle, hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen bulguların delil olarak değerlendirilemeyeceği açıkça hükme bağlanmıştır. Ceza yargılamasında delil serbestisi ilkesi geçerli olmakla birlikte, bu serbestlik hukuka uygun kaynaklardan elde edilen deliller için geçerlidir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararlarında vurgulandığı üzere, ceza hâkimi gerçeğe ulaşmak için serbestçe delil değerlendirebilse de hukuka aykırı yöntemlerle elde edilmiş ifadelere dayanarak mahkumiyet kararı verilemez. Nitekim CMK m.217/2 de, “yükümlü olmayan kimsenin ifadesinin ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilmiş delillerin hükme esas alınamayacağını” belirtmiştir. Bu temel prensipler doğrultusunda, devamında incelenecek olan hukuka aykırı ifade alma yöntemleriyle karşılaşıldığında yapılması gereken, bu şekilde alınan beyanları dışlamak ve varsa bunlarla bağlantılı diğer delilleri de tartışmaya dahil etmeksizin bir kenara koymaktır.
Fiziksel Baskı ve Kötü Muamele ile İfade Alma
Fiziksel baskı, kötü muamele veya işkence yoluyla bir kişiden ifade alınması, en ağır hukuk ihlallerinden biridir. Anayasa m.17 uyarınca “kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.” Türk Ceza Kanunu (TCK) m.94 de işkence fiilini bir suç olarak düzenlemiştir. Bu nedenle, dayak, falaka, elektrik verme, aşırı soğukta bekletme, uykusuz bırakma gibi insan onurunu zedeleyen her türlü fiil, bir itiraf almak amacıyla uygulandığında sadece delil yasağı kapsamına girmekle kalmaz, aynı zamanda ilgili kamu görevlileri açısından ağır ceza yaptırımlarını gerektirir.
Yargıtay, geçmişten bu yana ifade özgürlüğünü ortadan kaldıran fiziksel ve ruhsal baskıya karşı sıfır tolerans prensibi uygulamıştır. İşkence veya şiddet yoluyla alınan beyanların, sonradan kişi gönüllü olarak tekrar etse bile, başlangıçta yasa dışı yöntemle elde edilmiş olmaları sebebiyle tamamen geçersiz olduğunu vurgulamaktadır. CMK m.148/3 hükmü, yasak usullerle elde edilen ifadelerin “rıza ile verilmiş olsa da” delil sayılmayacağını açıkça belirtir. Dolayısıyla bir sanık, gördüğü baskı sonucu suçunu kabul etmiş görünse bile, bu ifadenin hukuka aykırı yöntem sonucu alındığı saptanırsa mahkeme bu beyana itibar edemez.
Somut Yargıtay Kararlarıyla Örnek Senaryolar: Kolluk görevlilerinin uyguladığı fiziksel şiddet neticesinde alınan ifadelerle ilgili Yargıtay kararları, bu kuralı uygulamalı olarak ortaya koymaktadır. Örneğin, bir olayda şüphelinin gözaltında darp edilerek suçunu kabul ettiğine dair ifade tutanağı düzenlenmiştir. Şüpheli kovuşturma aşamasında bu ifadeyi baskı altında verdiğini beyan ederek reddetmiş, doktor raporları da gözaltı sırasında yaralandığını doğrulamıştır. İlk derece mahkemesi her ne kadar sanığın kolluktaki itirafına dayanarak mahkûmiyet kararı vermişse de, Yargıtay 1. Ceza Dairesi bu kararı bozmuştur. Yüksek Mahkeme, işkence yasağının mutlak olduğunu, işkence veya kötü muamele iddiası karşısında beyanın doğruluğunun araştırılamayacağını ve bu şekilde elde edilmiş bir ikrarın delil olarak kullanılamayacağını açıkça ifade etmiştir. Sonuç olarak sanık, aleyhindeki tek delil işkence altında alınmış ifade olduğu için beraat etmiştir.
Bir diğer örnek, Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin kamuoyunda dikkat çeken “hipnozla ifade alma” olayıdır. Bu davada, bir askeri soruşturma sırasında şüphelilerin hipnoz yöntemiyle sorgulanması sağlanmış ve böylece itiraf elde edilmeye çalışılmıştır. Yargıtay, hipnoz uygulanmasını da ruhsal zor kullanma kapsamında değerlendirmiş ve bunu işkence suçu sayarak sorumlu görevlilerin mahkûmiyetini onamıştır . Bu karara göre, hipnoz gibi kişinin iradesini sakatlayan yapay yöntemlerle alınan ifadeler de cebir ve tehdit yoluyla alınmış gibi hükümsüzdür. Benzer şekilde, bir şüpheliye uzun süre dayak atarak veya ölümle tehdit ederek “kabul ediyorum” dedirtmek suretiyle alınan ifadeler, maddi gerçeğe erişmek bir yana, masum bir kişinin kendini kurtarmak için asılsız beyanda bulunmasına bile yol açabilir. Bu yüzden Yargıtay kararlarında, işkenceyle veya kötü muamele ile alınan beyanlara hiçbir şekilde dayanılarak hüküm kurulamayacağı defaatle vurgulanmıştır.
Özetle, fiziksel ya da psikolojik şiddet sonucunda elde edilen tüm ifadeler, ceza yargılamasında yok hükmündedir. Mahkeme önüne böyle bir ifade getirildiğinde, hakim derhal bu beyanı dosyadan çıkarmalı ve bu hukuka aykırı eylemi gerçekleştiren kamu görevlileri hakkında ayrıca suç duyurusunda bulunulmasını sağlamalıdır. Yargıtay’ın yerleşik içtihatları, işkence yasağının etkin korunması için, en ufak bir cebir izi taşıyan ifadelere itibar edilmemesini ve gerekirse bu konuda resen araştırma yapılmasını şart koşmaktadır.
Susma Hakkının İhlali
Susma hakkı (nemo tenetur se ipsum accusare ilkesi), şüpheli veya sanığın kendini suçlamaya zorlanmama güvencesinin temelini oluşturur. Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre yakalama veya ifade alma işlemine başlamadan önce kişinin “sükut etme (ifade vermeme) hakkı” olduğu kendisine hatırlatılmalıdır. Bu hak, modern ceza yargılamasının vazgeçilmez bir unsurudur ve AİHS madde 6 kapsamında da adil yargılanma güvencesinin parçası olarak kabul edilir. Susma hakkı sayesinde, hiç kimse konuşmaya zorlanamaz; konuşmamayı tercih eden kişi aleyhine herhangi bir çıkarım yapılamaz.
Susma Hakkının Kapsamı ve Önemi: Şüpheli veya sanık, gerek soruşturma evresinde kolluk veya savcı tarafından ifade alınırken, gerek kovuşturma evresinde mahkeme huzurunda sorgulanırken sorulara cevap vermeyi reddetme hakkına sahiptir. Bu hakkın etkin olabilmesi için kişinin bu haktan haberdar edilmesi şarttır. Gerçekten de, bir kişinin susma hakkı olduğunu bilmeden ifade vermesi durumunda, bu beyanın gönüllü verildiğini söylemek mümkün değildir . Yargıtay kararları da, susma hakkı hatırlatılmadan alınan ifadelerin hukuka aykırı yöntemle alınmış sayılacağını ve dolayısıyla delil değerinin bulunmadığını belirtmektedir. Bu bakımdan, örneğin bir şüpheliye gözaltında yasal hakları okunmadan sorular sorulup cevaplar alınmışsa, o ifadede suçunu ikrar etmiş olsa dahi, bu usulsüzlük nedeniyle beyan geçersiz sayılacaktır.
Susma hakkının ihlali, farklı biçimlerde ortaya çıkabilir. Birincisi, şüpheliye bu hakkın bildirilmemesi veya eksik bildirilmesi durumudur. CMK m.147 gereği her şüpheliye ifadesinin başında “hiçbir beyanda bulunmama” hakkı olduğu açıkça anlatılmalıdır. Uygulamada bazen bu uyarının yapılmadığı veya yeterince anlaşılır şekilde iletilmediği görülebilir. Böyle bir eksiklik başlı başına ifade alma işlemini sakatlar. İkincisi, şüpheli ya da sanık susma hakkını kullandığını beyan ettiği halde sorguya devam edilmesi veya farklı yollardan konuşmaya zorlanmasıdır. Örneğin, susma hakkını kullanan bir kişiye ısrarla aynı soruların tekrar tekrar sorulması, psikolojik baskıyla fikrini değiştirmeye çalışma, “konuşmazsan senin için kötü olur” gibi üstü kapalı tehditler, bu hakkın ihlali kapsamına girer. Üçüncüsü ise, susma hakkının kullanılmasının aleyhe yorumlanması veya kişinin cezalandırılması aşamasında aleyhine sonuç doğuracak şekilde değerlendirilmesidir. Hiçbir mahkeme, sanığın savunma yapmamasını suçun kabulü olarak yorumlayamaz; aynı şekilde susmayı tercih ettiği için daha ağır bir ceza verilemez veya cezada indirime hak kazanmadığı ileri sürülemez.
Yargıtay Kararları ve Örnekler: Yargıtay, susma hakkının etkin şekilde korunması gerektiğini pek çok kararında dile getirmiştir. Özellikle, sanığın bu hakkını kullanması nedeniyle olumsuz muamele görmesi, Yüksek Mahkeme tarafından bozma nedeni sayılmaktadır. Örneğin, Yargıtay Ceza Genel Kurulu 1993 tarihli bir kararında, “susma hakkını kullanan sanığın ‘sükut ikrardan gelir’ özdeyişi ile suçlu kabul edilemeyeceğini ve böyle bir durumda savunmasını ispatlamasının istenemeyeceğini” açıkça belirtmiştir . Bu ilke, günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Somut bir senaryoda, sanık yargılama boyunca hiçbir beyanda bulunmamış, kendisine yöneltilen suçlamaları ne kabul ne de reddetmiştir. İlk derece mahkemesi, sanığın “pişmanlık göstermediği ve adaletin ortaya çıkmasına katkı sunmadığı” gerekçesiyle TCK m.62’de öngörülen takdiri indirim hükümlerini uygulamamıştır. Dosya temyiz incelemesine geldiğinde Yargıtay, susma hakkının böyle dolaylı bir şekilde ihlal edilemeyeceğini vurgulayarak kararı bozmuştur. Yargıtay’a göre, sanığın susması hiçbir şekilde aleyhe yorumlanamaz; ceza belirlenirken susmuş olması bir ceza artırma veya indirimden mahrum bırakma gerekçesi yapılamaz. Bu durumda, yeniden yargılamada sanığın susma hakkını kullanmış olması nötr bir durum olarak ele alınmış ve sadece mevcut deliller değerlendirilerek hüküm kurulmuştur.
Bir diğer yaygın sorun, “sukut ikrardan gelir” şeklindeki geleneksel yanlış inanışın uygulamada zaman zaman etkisini göstermesidir. Özellikle kolluk aşamasında susma hakkını kullanan şüphelilere, “konuşmazsan suçlu olduğunu anlarız” gibi ifadelerle baskı yapılması örnekleri geçmişte yaşanmıştır. Bu tür durumlar, hem işkence yasağına yaklaşan bir psikolojik baskı türüdür hem de susma hakkının özüne aykırıdır. Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nin bir kararında, susma hakkını kullanan sanığa “sessiz kalırsan bu senin aleyhine olur” denilerek ifade alma girişiminin, elde edilen beyanlar doğru bile olsa hukuka aykırı kabul edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Çünkü bu tarz telkin ve korkutmalar, susma hakkını fiilen ortadan kaldırmaya yöneliktir.
Susma hakkının ihlaline ilişkin bir diğer boyut da, şüphelinin kendini suçlamaya zorlanmama ayrıcalığının delil toplama yöntemlerinde gözetilmesidir. Kişinin konuşmaya zorlanamaması, sadece sözlü ifadelerle sınırlı olmayıp, kendisini ele verecek davranışlara zorlanamamasını da kapsar. Örneğin, bir uyuşturucu madde soruşturmasında şüphelinin ikametinde ele geçen maddeler hakkında açıklama yapmaya zorlanması, esasen susma hakkının ihlalidir; zira kişi susma hakkını kullanarak o bulguya ilişkin yorum yapmamayı seçebilir. Yargıtay, bu gibi durumlarda da şüphelinin sessiz kalma tercihini ihlal eden uygulamaları eleştirmektedir. Navone ve Diğerleri/Monako kararına atıfla AİHM de, bir şüpheliye sessiz kalma hakkı bildirilmeden ifade alındığında, sonradan kendi rızasıyla konuşmuş olsa bile bunun bilinçli bir tercihe dayanmadığını belirtmektedir . Yargıtay içtihadı da uyumlu biçimde, eğer susma hakkı usulünce öğretilmemişse alınan ifadenin değersiz olduğuna hükmeder.
Toparlamak gerekirse, susma hakkının ihlali suretiyle alınan ifadeler Türk hukukunda yok hükmünde kabul edilmektedir. Sorgu sırasında bu hakkın hatırlatılmaması veya kullanan kişinin kararından caydırılmaya çalışılması, elde edilen beyanların delil olmaktan çıkarılmasını gerektirir. Adil yargılanma açısından, susma hakkını kullanan kişiye saygı gösterilmesi, onun aleyhine yorum yapılmaması esastır. Yargıtay’ın güncel kararları, susma hakkının kullanılması nedeniyle cezada indirim yapılmamasını dahi hukuka aykırı bulmakta ve mahkeme kararlarını bu yönden bozabilmektedir. Bu durum, susma hakkının ceza yargılamamızda ne kadar güçlü bir koruma altında olduğunun göstergesidir.
Müdafi Yardımından Yoksun Bırakarak Alınan İfadeler
Ceza muhakemesinde şüpheli ve sanığın avukat (müdafi) yardımından yararlanma hakkı, savunma hakkının temel unsurlarındandır. CMK m.149 uyarınca, şüpheli veya sanık soruşturma ve kovuşturmanın her aşamasında bir veya birden fazla müdafinin yardımından faydalanabilir. Hukuk sistemi, özellikle özgürlüğü ciddi şekilde tehdit eden suçlamalarda, savunmanın etkinliğini sağlamak için müdafi atamasını zorunlu kılmaktadır. CMK m.150’ye göre, alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezası gerektiren bir suç isnadı söz konusuysa, şüpheli avukat seçmemiş olsa bile baro tarafından kendisine bir müdafi görevlendirilmesi mecburidir. Ayrıca reşit olmayanlar, sağır veya dilsizler ya da kendini savunamayacak derecede engelli olanlar bakımından da suçun niteliğine bakılmaksızın zorunlu müdafi öngörülmüştür. Bu yasal düzenlemeler, hukuki yardım olmaksızın ifade veren savunmasız kişilerin hak kaybına uğramasını engellemeye yöneliktir.
Müdafi olmaksızın ifade alma yasağı, CMK m.148/4’te özel olarak hükme bağlanmıştır. Buna göre “müdafi hazır bulunmaksızın kollukça alınan ifade, hakim veya mahkeme huzurunda şüpheli veya sanık tarafından doğrulanmadıkça hükme esas alınamaz.” Bu hüküm, soruşturma evresinde poliste ya da jandarmada avukatsız olarak verilen ifadelerin tek başına mahkumiyete temel yapılamayacağını net bir şekilde ortaya koymaktadır . Yargıtay uygulamasında da bu kurala titizlikle uyulduğu görülür. Özellikle son yıllarda verilen kararlar, kollukta alınan avukatsız ifadelerin akıbeti konusunda önemli açıklamalar içermektedir.
Yargıtay Kararlarıyla Durumun Analizi: Örneğin, Yargıtay 13. Ceza Dairesi 2015 tarihli bir kararında, hırsızlık suçundan yargılanan sanığın polis aşamasında avukat olmadan verdiği ayrıntılı itirafın, daha sonra mahkeme huzurunda doğrulanmaması üzerine, yerel mahkemenin bu ifadeye itibar etmeyerek beraat kararı vermesini yerinde bulmuştur . Dosya kapsamında sanık, kollukta birçok olayı itiraf etmiş ancak yargılama sırasında ifadeyi reddetmiştir. Yargıtay, CMK 148/4 gereği bu koşullarda sanığın polis beyanının bir ikrar olarak kabul edilemeyeceğini ve mahkumiyet için kullanılamayacağını vurgulamıştır. Nitekim kararda, poliste müdafisiz alınan ve mahkemede doğrulanmayan bir ifadenin, hukuka aykırı delil niteliğinde olduğu açıkça belirtilmiştir. Bu örnek senaryoda, sanığın mahkeme dışında verdiği beyanlar hükme esas yapılmadığı için, eğer başka yeterli delil yoksa beraat sonucuna gidilmektedir.
Yargıtay’ın 7. Ceza Dairesi 2021/9190 K. sayılı kararında da benzer bir durum ele alınmıştır. Bu kararda, sanığın hazırlık soruşturmasında avukatsız olarak verdiği ifadesini kovuşturma aşamasında reddetmesi üzerine, ilk derece mahkemesinin bu sanık beyanını ikrar sayarak mahkûmiyet kurmasının hukuka aykırı olduğu belirtilmiştir . Yargıtay 7. CD, CMK m.148/4’ün amacının savunma hakkını korumak olduğunu, dolayısıyla avukat olmadan alınan ifadeye mahkeme huzurunda tekrar onay verilmedikçe o beyanın hükme dayanak yapılamayacağını bir kez daha yinelemiştir. Bu durumda doğru yöntem, sanığın duruşmada verdiği savunmaya ve diğer delillere göre karar vermektir. Eğer sanık mahkemede susuyor veya önceki ifadesini inkar ediyorsa, polisteki ifadesi tek başına bir anlam ifade etmeyecektir.
Müdafi yardımından yoksun alınan ifade sorununu daha da netleştiren bir içtihat, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2018/211 sayılı kararıdır. Bu karara göre, şüphelinin kollukta avukatsız verdiği ifadesini sonradan savcılıkta tekrarlamış olması dahi yeterli görülmemiş; mutlaka hakim veya mahkeme önünde doğrulama şartı aranmıştır . Olayda sanık, polisteki avukatsız ifadesini Cumhuriyet Savcısı huzurunda yinelemiştir. Ancak yargılama sırasında hakim önünde farklı beyanlarda bulunmuştur. Ceza Genel Kurulu, CMK 148/4’te aranan “hakim veya mahkeme huzurunda doğrulama” şartının lafzına dikkat çekerek, savcılık ifadesinin de bu anlamda yeterli olmadığını karara bağlamıştır. Böylece, şüphelinin ifadesinin mutlaka bağımsız yargı makamı önünde ve tercihen savunman eşliğinde doğrulanması gerektiği, aksi halde ilk ifadenin hükme esas olamayacağı kesinleşmiştir.
Müdafi bulundurmadan ifade alma yasağının ihlaline bir diğer örnek, zorunlu müdafilik kapsamında avukatsız ifade alınması durumudur. Kanun gereği müdafi tayininin zorunlu olduğu hallerde (örneğin ağır cezalı suçlarda veya çocuk sanıklarda), eğer bu zorunluluğa uyulmadan şüphelinin ifadesi alınmışsa, bu ifade de hukuka aykırı olacaktır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2021 tarihli bir kararında, silahlı terör örgütüne üye olma suçundan yargılanan sanığın soruşturma evresinde avukat bulunmaksızın ifade vermesini, müdafi tayini zorunluluğuna aykırı bulmuştur . CGK, somut olayda suçun niteliği gereği hem CMK hem de Terörle Mücadele Kanunu hükümlerine göre sanığa müdafi atanmasının şart olduğunu, bu yapılmadan alınan ifadenin CMK 148 kapsamında hukuka aykırı delil vasfı taşıyacağını açıkça belirtmiştir. Bu karar, uygulamada bazen tartışılan “suçun alt sınırının 5 yılın üzerinde olup olmadığı” değerlendirmesine açıklık getirmiş; ağır suç isnatlarında şüphelinin avukatsız ifadesinin hiçbir değerinin olamayacağını ortaya koymuştur.
Kolluk ve Sorgu Aşamaları Bakımından Değerlendirme: Müdafi olmaksızın ifade alma yasağı hem polis/jandarma gibi kolluk makamları için hem de savcılık ve hakimlik sorguları için geçerlidir. Soruşturma evresinde şüpheli, isterse kendi avukatından vazgeçebilir (zorunlu değilse), ancak bu vazgeçme baskı altında olmamalıdır. Eğer şüpheli avukat talep ettiği halde verilmeden ifade alınırsa, bu açık bir hak ihlalidir. Kovuşturma evresinde de sanığın avukatı olmadan sorguya çekilmesi, hele ki kendisi talep etmiş veya zorunlu müdafi gerekiyorsa, mutlak bozma nedenidir. Yargıtay, avukatsız alınan ifade problemini genelde kolluk aşamasında alınan ifadelerin mahkemede teyit edilmemesi ekseni üzerinden değerlendiriyor olsa da, aslında altında yatan ilke, savunma hakkının kutsallığıdır. Bu nedenle bir Sulh Ceza Hakimi’nin tutuklama sorgusu yaparken şüpheliye avukat isteyip istemediğini sormadan beyan alması da hukuka aykırı olur; keza Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen bir davada sanık avukatı duruşmada yokken beyanda bulunmaya zorlamak da ciddi bir hak ihlalidir. Uygulamada bu tür durumlar nadiren yaşansa da, özellikle müdafi erişiminin fiilen engellenmesi (örneğin, kolluğun avukat gelmeden sanığı ifade vermeye ikna etmeye çalışması, ya da avukatın beklenmeden aceleyle ifade alınması) biçiminde ihlaller görülebilmektedir. Bu gibi hallerde, alınan ifade içerik olarak doğru olsa bile usul eksikliği nedeniyle değersizdir.
Yargı kararlarına yansıyan bir senaryoda, şüpheli hakkında yakalama yapılıp gece saatlerinde avukatı temin edilmeden hemen ifadesi alınmıştır. Şüpheli, ifadesinde suçlamayı kabul eden bazı açıklamalarda bulunmuştur. Ancak ertesi gün adliyede savcıya ifade verirken “avukatım yanımda değildi, o an ne dediğimi bilmiyorum” diyerek önceki beyanını değiştirmiştir. Bu durumda, savcılık ifadesi esas alınsa bile, kollukta avukatsız alınan ilk ifade bir gölge gibi dosyanın içinde kalacaktır. Nitekim Yargıtay 4. Ceza Dairesi 2022/15253 K. sayılı kararında, sanığın poliste müdafisiz ikrarından dönmesi üzerine, mahkemenin ilk ifadeye itibar ederek mahkumiyet kurmasını bozma nedeni yapmıştır . Sonuç olarak sanık, mahkeme huzurunda inkâr ettiğine ve başka delil de yeterli olmadığına göre beraat etmiştir. Bu örnek, avukatsız alınan ifadenin ne denli hükümsüz olduğunu göstermektedir.
Sonuç
Ceza yargılamasında hukuka aykırı ifade alma yöntemleri, adil yargılanma hakkını ihlal eden ve maddi gerçeğin güvenilirliğini zedeleyen ciddi usul sorunlarıdır. Türk Ceza Hukuku sistemi, hem yasal düzenlemelerle hem de yüksek yargı içtihatlarıyla bu tür yöntemlere karşı etkin bir caydırıcılık mekanizması oluşturmuştur. İşkence, kötü muamele, tehdit veya aldatma gibi eylemlerle alınan ifadelerin delil değeri yoktur ve bunları kullanan görevliler cezai sorumlulukla karşılaşırlar. Susma hakkının ihlali suretiyle ya da müdafi olmadan alınan beyanlar da benzer şekilde yok hükmünde kabul edilmekte; Yargıtay, bu tür ifadelere dayanılarak verilen hükümlerin bozulmasını sağlayarak alt derece mahkemelerini hukuka uygun yöntemlerle delil toplama konusunda yönlendirmektedir.
Özellikle son yıllarda Yargıtay’ın güncel kararları, hukuka aykırı ifade alma vakalarında taviz verilmemesi gerektiğini ortaya koymuştur. Mahkemeler, önlerine gelen davalarda sanığın ifadelerinin özgür irade ürünü olup olmadığını her zaman sorgulamalı, en ufak bir şüphede bile ilgili beyanı bir kenara bırakıp diğer delillere yönelmelidir. Ayrıca yargılama mercileri, eğer dosyada şüphelinin haklarının ihlal edildiğine dair bir iddia veya emare varsa, bunu re’sen araştırma yükümlülüğü altındadır.
Sonuç olarak, hukuk devleti ilkesi, ceza yargılamasında amacın her ne pahasına olursa olsun gerçeğe ulaşmak değil, meşru yöntemlerle gerçeğe ulaşmak olduğunu emreder. Zorla veya hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen “gerçek” gerçekte bir yanılsamadan ibarettir ve yargılamayı sakatlar. Bu bilinçle hareket eden Türk yargısı, gerek kolluk sorgularında gerek mahkeme salonlarında, sanığın ifadesinin ancak gönüllü, bilinçli ve hukuka uygun biçimde verildiğinde değeri olduğunu kabul etmektedir. Aksi halde, hukuka aykırı yollardan elde edilen ifadeler, suçlamaları aydınlatmak bir yana, masumiyet karinesini zedeleyerek adalete güveni sarsacaktır. Adil bir ceza yargılaması, ancak hem maddi gerçeğe hem de hukuka uygunluğa aynı anda önem verildiğinde mümkündür. Yargıtay kararları da tam olarak bu dengeyi gözeterek, hukuka aykırı ifade alma yöntemlerine karşı güçlü bir içtihat oluşturmuştur.
Kaynakça
• 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m.147-148: Şüpheli/sanık hakları ve ifadede yasak usuller hükümleri.
• Anayasa m.38 (6) ve m.17: Hukuka aykırı delil yasağı ve işkence yasağı düzenlemeleri.
• Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 19.04.1993, E.1993/6-81, K.1993/110: Susma hakkını kullanan sanığın bu davranışının aleyhe yorumlanamayacağına ve savunma yapmaya zorlanamayacağına ilişkin ilke kararı .
• Yargıtay 13. Ceza Dairesi, 24.06.2015, 2014/24767 E., 2015/11737 K.: Müdafi olmadan emniyette verilen ve mahkemede doğrulanmayan ifade nedeniyle hırsızlık davasında mahkumiyet kurulamayacağına dair karar .
• Yargıtay 7. Ceza Dairesi, 07.09.2021, 2021/13261 E., 2021/9190 K.: Avukatsız alınan kolluk ifadesi mahkemede doğrulanmadığı takdirde ikrar sayılmayacağı ve mahkumiyete esas oluşturamayacağı yönünde güncel karar .
• **Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 2018/.
• Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 2018/211 K., 2018 T.: CMK 148/4’ün yorumu kapsamında, şüphelinin avukatsız polis ifadesini savcılıkta tekrarlamasının tek başına yeterli olmayıp hakim huzurunda da doğrulama gereğine işaret eden karar .
• Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 16.09.2021, E.2018/268, K.2021/398: Zorunlu müdafi atanmadan alınan ifadelerin hukuka aykırı delil sayılacağına dair, silahlı terör örgütü yargılamasına ilişkin karar .
• Yargıtay 8. Ceza Dairesi, 20.03.2013 (Ahmet Zeki Üçok kararı): Hipnoz yoluyla ifade almanın işkence kapsamında değerlendirilip sorumluların cezalandırıldığı ve bu yöntemin hukuka aykırı olduğunun vurgulandığı karar .
• Burak Şen, “Susma Hakkı (Nemo Tenetur)” makalesi, 2021: Susma hakkının tarihsel gelişimi, kapsamı ve Yargıtay içtihatları hakkında derleme bir çalışma .
• Av. Baran Doğan, “CMK Md.148 İfade Alma ve Sorguda Yasak Usuller” (Barandogan.av.tr): İlgili kanun maddesinin tam metni, madde gerekçesi ve Yargıtay kararlarından örnekler .





